Yörük Kitabı

TÜRK OĞLU TÜRKTÜR ÖZÜMÜZ BİZİM 
YAYLADAN YAYLAYA GİDER GÖÇÜMÜZ BİZİM
 TARİHE ŞAN VERMİŞTİR CEDDİMİZ BİZİM
OĞUZ İLE OSMANLIDIR KÖKÜMÜZ BİZİM

BİRİNCİ BÖLÜM

William James Muller – Kaval Çalan Yörük

YÖRÜK NEDİR? KİMLERE YÖRÜK DENİR?

Bilindiği gibi Türklerin ilk yurdu Orta Asya idi. Türkler Çin seddinin ötesinde, Orta Asya’da çok çetin iklim ve arazi şartlarında göçebe ve hayvancılıkla geçinmeye çalışırlardı. Türklerin bundan sonraki yurdu olan, Hazar Denizi’nin doğusundaki Maveraünnehir ve Horasan Bölgesi de büyük ölçüde çölden ibaretti. Derken Türkler Anadolu’ya geldiler. Buranın coğrafi özellikleri Türklerin toplumsal gelişmesinde büyük bir paya sahiptir. 

Yörükler, dünyada bilinen en önemli göçebe topluluklardan biridir. Kendilerine has yaşam tarzı ve kültürleri ile ünlenmişlerdir. Günümüzde Yörük kültürü maneviyatından hiçbir şey kaybetmese de Yörük yaşamı giderek kayboluyor.

Göçebe hayatını benimsemiş Türkmenlere (Oğuz Türkleri) Yörük denir. Geçmişte Anadolu’da bulunan yayla ve kışla hayatı yaşayan Türkmen aşiretleri de aynı şekilde Yörük olarak ifade edilirdi. Göçebe hayat tarzı, toplulukların soylarını devam ettirebilmek için belirsiz aralıklarla yer değiştirme alışkanlığını kapsamaktadır. Yörükler, coğrafi koşullara göre ovaya ya da dağa yerleşiyor, konargöçer bir yaşam biçimi sürüyorlar. Yörük kelimesi, Türkçede yürümek kelimesinden türetilerek oluşturulmuştur.

Yörükler, etnik olarak Türklerin Türkmen-Oğuz kolundandırlar. Türklerin Anadolu’ya göçüyle yerleşik hayata geçen Oğuz Türkleri Türkmen adıyla kalmış, göçebe kalanlar ise Yörük adıyla anılmışlardır. Yörüklük, Türklüğün özüdür, lakabıdır, otantik ismidir, ta kendisidir.

Batı Akdeniz Bölgesi (Türkiye) göçerlerinin günümüzdeki hareket güzergâhları

YÖRÜKLERİN TARİHÇESİ

Yörükler Doğu Göktürklerinin bir kolu ve Uygur, Kazak, Kırgız ve Türkmen gibi bir Türk boyudur.745 yılına kadar Orhun, Altay, Tanrı, Sayan ve Aladağlarda Göktürklerin kurucu ve asli unsuru olarak göçebe yaşadılar. Göktürk (Kutluk) hâkimiyetine son vermesi üzerine Uygurlara tabi oldular. Çin ve Moğol saldırılarıyla iyice zayıflayan Uygur Devleti’ne Kırgızlar 840 yılında son verdi. Yörükler daha sonra Karahanlı (932-1212), Büyük Selçuklu (1040-1157) devletine tabi oldu.

1071 Malazgirt Savaşı’nda Selçuklu Ordusu’nun Türk olduğunu anlayınca Alparslan’ın tarafına geçerek savaşın kaderini değiştirmişlerdir. Daha sonra İran üzerinden Anadolu’ya gelen Yörükler önce Ahlat (Bitlis) oradan Fırat Nehri’nin aşağı kısımlarına (Suriye Caber Kalesi civarı) sonra Karacadağ (Urfa) daha sonra Haymana (Ankara) civarı ve en son olarak da Söğüt (Bilecik)’e yerleştiler.

Anadolu’nun önemli ölçüde yayla ve dağlık oluşu hayvancılık yapan Yörüklere bildikleri ve ihtiyaçları olan bir ortam sağlıyordu. Malazgirt Zaferi’nden sonra 24 Oğuz boyuna mensup kabileler fetih heyecanı, yeni yurtlar bulma hevesiyle bütün Anadolu’ya göç etmeye başladılar. Türkiye’de 24 Oğuz boyunun oymak ve aşiret adını almış binlerce köy mevcuttur. Bundan da anlaşıldığı gibi Türkiye’de Yörüklerin çok bulunduğu yer diye bir şey söz konusu değildir. Çünkü Türkiye Yörüklerden oluşmuştur. Türkiye’nin mayası Yörüklerdir. 

Osman Bey, Söğüt civarındaki Yörük beyliğini babası Ertuğrul Bey’den devralmıştı. Osman Bey’in beyliğinde yirmi yıl yaşadıktan sonra bu küçük toplum Aşiretten Beyliğe, Beylikten Cihan Devletine ulaşmıştır. Türk Milletinin asli cevheri olan Yörükler, bütünlüğümüzün ve bağımsızlığımızın sembolü ve garantisidir.

YÖRÜKLERİN ÖZELLİKLERİ

Günümüze kadar uzanmış Yörükler, hayat tarzlarını ve yaşayışlarını şu özelliklerle tanımlamaktadır:

  1. Aile kavramı ve bağlar onlar için oldukça önemlidir. Hayat göçebe bir şekilde sürerken, aileler birbirlerine kenetlenip, ortak bir davranış içinde olmak ve beraber mücadele etmek zorundadırlar.
  2. Yerleştikleri bölgelerde insanlarla iyi ilişkiler kurmaktadırlar. Uyumludurlar. Çadırlarını ziyaret eden kişilere ikramda bulunmak, adetlerindendir. Yenilik ve yabancı insanlara karşı önyargıları azdır. Her türlü farklılığa karşı hoşgörü içindedirler.
  3. Aralarında akrabalık bağı olanlar, aynı aşiretin kişileri ile evlenebilir.
  4. Paylaşım yapmaya ve görev bilinci onlar için çok önemlidir.
  5. Kişisel bakımlarına önem verirler. Çadırlarını genelde su kaynaklarına yakın bölgelere kurmaktadırlar. 
  6. Özgürlükçüdürler. Göçebe yaşam tarzı, Yörükleri özgürlüklerine düşkün bir hale getirmiştir. Yerleştikleri yerde bağımsızlıklarını tehlikeye sokacak bir durum oluşursa orayı hemen terk ederler. Göçebe yaşam, özgürlüğü esas alsa da kuralları olan bir sistemdir. Disiplin, olmazsa olmazdır. 
  7. Ölüm, doğum ya da herhangi bir olağandışı durum, Yörüklerin göç vaktini engelleyemez. Göç vakti yola çıkılır. 
  8. Yörükler, tüm ihtiyaçlarını doğadan karşıladıkları için, kendilerini doğaya karşı sorumlu hissederek, bilinçli davranmışlardır. Ağaçlara, ormanlara zarar vermeden yaşamışlardır.
  9. Dertlerini, sevgilerini, acılarını maniler ve türküler aracılığı ile ifade etmişlerdir.
  10. Her ne kadar erkek egemenliği baskın olsa da ailenin yaşlı kadını da söz sahibidir. Çadırların yönetimi yaşlı kadınlara aittir. 
  11. Yörüklerde muhafazakârlık olduğu söylenemez. Genç kızlar ve erkekler koyun, keçi otlatmaya gidebilir.
  12. Yörükler, şiir ve ağıtlarında genelde Osmanlı’nın iskân politikası sebebiyle yerlerinden edilmelerini konu edinmiştir. Ve o ünlü dize ortaya çıkmıştır: “Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir”
Antalya – Korkuteli Söbüce Yaylası’nda Yeni Osmanlı Yarıgöçerlerinin yerleşme Dokusu

YÖRÜKLER ANADOLU’DA NERELERE YERLEŞTİLER?

Yerleşik hayata süreç içerisinde yavaş yavaş geçiş yapan Yörükler, uzun süre göçebe hayatı sürdürmek konusunda direnmiştir. Hatta günümüzde Torosların belirli bir bölgesinde ve Kocaeli Gebze Sığırlık Merası’nda hala faaliyetlerine devam eden ufak tefek Yörükler olduğu bilinmektedir. 

Çok fazla sayıda olmasa da göçebe Yörükler, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde bulunmaktadır. Yerleşik hayata geçseler de Yörükler, bazı alışkanlıklarını devam ettirmişlerdir. Bunlar, panayır, keşkek, kıl çadırı, kilim, hasır ve deve güreşi olarak özetlenebilir.

Yerleşik Hayata Geçen Yörükler

Aydın, Manisa, Kütahya, Adana, Muğla ve Balıkesir gibi çeşitli yerlerde yaşamaktadırlar.

Hala Göçebe Alışkanlıklarını Sürdüren Yörükler

Orta Toroslar üzerinde çeşitli yaylalarda ve Kocaeli Gebze Sığırlık Merası’nda yaşamaktadırlar.

Antik Küçük Asya’da Grek, Roma, Bizans ve Türk dönemlerine ait yollar

Kocacık Yörükleri

Orta Asya’dan gelip Anadolu’da Aydın ve Söke taraflarında yaşayan Kızıloğuz Türkmenlerine, Kocacık Yörükleri denmektedir. Kocacık, Makedonya’da merkez Jupa’ya bağlı olan bir köydür. Kocacık’ta göçlerden olayı nüfusta büyük oranda azalma yaşanmıştır. Köyün yok olmaması için, yakınındaki Novak Köyü’nden yardım alınmaktadır. 

Kocacık, Mustafa Kemal Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’nin köyü olarak bilinmektedir.

1960’lı Yıllar – Sığırlık Yörük Obası

Neden Anadolu?

Malazgirt Zaferi ile Anadolu’nun kapısı Müslüman Türklere açılmıştır. Açılan bu kapıdan 40 tane akıncı yiğidi ile Sultan Alparslan’ın Akıncı Beyi Efruz Bey doğudan batıya doğru gelmektedir. Yolda yaşlı bir anaya rastlarlar. Yaşlı anaya hürmeten Efruz Bey elini kaldırır, akıncı grubunu durdurur. Yaşlı ana kendisine yol veren bu gencin hürmetkâr davranışına cevaben:

Ana: Geç yavrum, yol yiğidindir.

Efruz Bey: Geçin anam, yol büyüğündür.

Ana: (yaşlı ana elindeki bakracı uzatır) Evladım, iç! Belli ki sıcaktan dudakların kavrulmuş, hararetin dinsin.

Efruz Bey: Sağol anam, benim yanımda arkadaşlarım çok, senin bakracın küçük, bize yetmez.

Ana: İç oğlum, seni düşünen Allah elbette arkadaşlarını da düşünmüştür (diye birkaç kez ısrar eder) 

Efruz Bey: Hak Bismillah (der ve sütten içer akıncı arkadaşlarına da sırayla verir) 

En son akıncı da içer, bakraç tekrar Efruz Bey’e gelir. Bir bakar ki bakraç eline ilk aldığında nasıl dolu ise aynen öyle dolu. İlahi bir bereketle içtikçe yenileniyor. Akıncı yiğitlerinin tamamı doyasıya içtikten sonra bakracı eline alan yaşlı ana, kenara çekilip:

Ana: İçin yiğitlerim!

Akıncı 1: Ana doydum!

Ana: İçin yiğitlerim!

Akıncı 2: Ana kandım!

Ana: İçin! Doyasıya için, yiğitlerim!

Efruz Bey dahil tüm akıncılar hep birlikte: ANA DOLU, ANA DOLU!

O gün bugün bu toprakların adı Anadolu olarak kalır.

*  *  *  *  *

İKİNCİ BÖLÜM

1965 yılında Sığırlık Merası’ndaki Yörük Ali Şahin’in aile fotoğrafı

YÖRÜKLERİN YAŞAM TARZI

Hazırlayan: Gebze Yörük ve Türkmen Kültür Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği

Yörükler Orta Asya’dan beri kendi hayat tarzlarını oluşturmuşlardır. Yörükler; oba, oymak, boy ve ulus şeklinde ayrılırdı. Yaylak ve kışlalarda, her soyun kendi yaşadığı alana oba denmekteydi. Bir ya da iki tane oba halkına, oymak denirdi. Birkaç oymak birleştiğinde ise boy olarak adlandırılırdı. Boyların lideri boy beyi olarak ifade edilirdi. Boyların bir araya gelmesinden ise ulus meydana gelir; onun başındakine de ulus beyi denilirdi. Yılın sıcak zamanlarını serin yaylalarda, soğuk zamanlarını ise daha sıcak olan kışlaklarda geçiren Yörükler, gidiş gelişlerini belli bir düzen içinde yaparlardı.

Türkiye’de 24 Oğuz boyunun oymak ve aşiret adını almış binlerce köyü mevcuttur. Bundan da anlaşıldığı gibi Türkiye’de Yörüklerin çok bulunduğu yer diye bir şey söz konusu değildir. Çünkü Türkiye çoğunlukla Yörüklerden oluşmuştur. Türkiye’nin mayası Yörüklerdir.

Osman Bey, Söğüt civarındaki Yörük beyliğini babası Ertuğrul Bey’den devralmıştır. Osman Bey’in beyliğinde 20 yıl yaşadıktan sonra bu küçük toplum aşiretten beyliğe, beylikten cihan devletine ulaşmıştır. Türk milletinin asli cevheri olan Yörükler, bütünlüğümüzün ve bağımsızlığımızın sembolü ve garantisidir. 

çizimler: K. R. Kavas
1-Keçi kırkılması
2-Keçi kılının eğrilerek ip haline getirilmesi
3-İplerin kanatlar halinde dokunması için kullanılan dokuma tezgâhı (istar)
4-Kanatların yan yana dikilerek çadır üst örtüsünün oluşturulması
5-Çadırın kurulması

YÖRÜK ÇADIRI

Yörük Çadırı: Anadolu’da Yörükler üç türlü çadır kullanırlar. 

1) Kara Çadır (Kıl Çadır, Çul Çadır da denir)

2) Keçe Ev (Alaçık, Alıcık da denir)

3) Topağ Ev (Topak Ev, Bekdik Çadırı, Derim Ev de denir)

Yörüklerin Evi: Kıl Çadırı

Kara çadır, keçi kılının ıstar denen dokuma tezgâhlarında dokunmasıyla yapılır ve tek katlı, uzunca bir ev biçimindedir. Anadolu’da sayıları giderek azalmaktadır. Çadır çok kutludur, dualıdır, çadır için ataların duası denir. Bu sarsılmaz inanışı ocak ve atalar kültürünün devamı olarak düşünebiliriz. Çadıra kıtlık, bereketsizlik gelmez. Bir kurban kesip dua etmeden yeni çadıra girilmez. Türkiye’nin dört bir tarafındaki Yörük boyları aşağı yukarı aynı kültüre sahiptir. Bu da Yörüklerin doğal bir kültür medeniyetinden geldiklerini gösterir.

çizimler: K. R. Kavas
6-Çadırın etrafına arık açılması
7-Çadırın etrafının ahşap kamış ve çığlar (dolak hasırları) ile çevrilmesi ve belirli yönlerin altları taş döşeli çuvallar ve kuru çalı duvarlar ile desteklenmesi

Kıl Çadırının Tarihçesi

Kıl çadırın tarihçesi oldukça eskidir. Binlerce yıldır kullanılan kıl çadırlar belli bir kültürün ürünüdür. Tarihte kıl çadırlara ilk önce Orta Asya bozkırlarında rastlanmaktadır. Yörükler bu çadırları oba şeklinde yüzlerce yıl kullanmışlardır. Yörüklerin yaşadığı bölgeler oldukça soğuk ve sert rüzgarların olduğu bölgelerdi. Bu soğuk ve rüzgarlı iklim şartlarına uyan tek çadır türü kıl çadırlardı. Sert iklime dayanan eskimeyen ve yanmayan kıl çadırlar binlerce yıl boyunca Yörüklerin evi olmuştur ve günümüzde Toroslarda ve Gebze Sığırlık Merası’nda hala kullanılmaktadır.

Kıl çadırları sert ve soğuk iklime dayanan en sağlam çadırdır. Eski Orta Asya devletleri gittikleri her bölgeye kıl çadırları da yanlarında götürmüşlerdir. Kolay kurulabilen, kışın ılık, yazın serin olan bu çadırlar, Yörük kültürünün yüzyıllarca evleri olmuştur. Günümüzde bu kültür yok olma tehlikesi altındadır. Kültür ve medeniyet devlet ve milletlerin temelidir. Kültürü olmayan hiçbir devlet ve milletin ebedi olması mümkün değildir. Yörükler Anadolu’nun asli unsurlarıdır.

çizimler: K. R. Kavas
8-Çadır önünde gölgeli yarı açık bir mekân oluşturulması

1200 Yıl Önce Anadolu’da…

Kıl çadırın tarihçesi Anadolu’da 1200 yıl öncesine dayanır. Orta Asya’dan göç eden Türkler yüzyıllarca gittikleri her bölgeye kıl çadırları götürmüşlerdir. Yüzyıllarca yıl boyunca kıl çadırlarda yaşamışlardır. Türkler 1071 Malazgirt Zaferi’yle birlikte Anadolu’ya ilk adımlarını atmışlardır. Göçebe bir hayat tarzını benimsemiş olan Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Türkler binlerce yıldır kullandıkları bu kıl çadırlardan asla vazgeçmemişlerdir. Kıl çadırlar onlar için hayatının vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Binlerce yıldır kullanılan bu kıl çadırlar eski Türk kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır. Kıl çadır olmadan bir Türk tarihi düşünülemez.

Orta Asya’dan Anadolu’ya göçle gelen Türkler yüzlerce yıl güzel iklimi olan bir yurt aramışlardır. Göçebe  bir toplum olan eski Türkler kendilerine hep ev aramışlardır. Yaşadıkları iklim şartlarına en uygun olan kıl çadırları kullanmışlardır. Anadolu’ya yerleştikten sonra bile kıl çadırlardan asla vazgeçmemişlerdir. Anadolu iklimin başka çadır türlerine uygun olması bile onları bu kıl çadırda yaşamaktan alıkoymamıştır.

Kıl Çadırın Özellikleri

Kıl çadırları, su geçirmez olması, sağlıklı hava sirkülasyonu ve yanmama özellikleriyle Yörüklerin vazgeçilmezidir. Kıl çadırın bilinmeyen bir özelliği de yaz aylarında sıcak havalardan dolayı gözeneklerinin açık olmasıdır. Bu durum kıl çadırın içindeki hava sirkülasyonu için oldukça önemlidir. Kış aylarında soğuk havanın olması ve yağmurun çok yağmasından dolayı kıl çadırın gözenekleri kapanır. Bu durum soğuk havanın içeri girmesini engeller. Aynı durumda içerideki havayı da dışarı çıkarmaz. Bu nedenle kış aylarında soğuk olmaz yaz aylarında da serin olur. Kıl çadırın bu yönü pek bilinmez.

YÖRÜKLERİN GEÇİM KAYNAKLARI

Yörükler, göçebe hayatta doğal akışa uyum sağlamış ve onun şartlarına göre şekil almışlardır. Mevsim geçişlerinde yer değiştirmek ve coğrafi unsurlar geçim kaynağı olan hayvancılıkla doğrudan ilişkilidir. Yine de her Yörük grubunu kendi coğrafyasına göre değerlendirmek en doğrusudur. Genellersek, hayvancılık en fazla ilgilendikleri geçim kaynağıdır; ancak çeşitleri değişebilir diyebiliriz.

Anadolu’da yaylak ve kışlak şekillerde yaşayan Yörükler, geniş hayvan sürüleri sayesinde bulundukları yerlerdeki halkın et, yoğurt, peynir, yağ, süt gibi hayvansal gıda ihtiyaçlarının üretimini yaparlardı. Köy ve kasabadaki pazarlara iner, üretimlerini satarak; kendi ihtiyaçlarını karşılayabilirlerdi. Yörüklerin bölgelerine göre değişmekle beraber, en çok etinden, sütünden, derisinden ve yününden yararlandıkları hayvanlar; koyun ve keçi gibi ağır olmayan hayvanlardı. Bu yüzden kendilerine koydukları isimler koyun ve keçi isimlerini de kapsar: Karakeçili, Sarıkeçili vb. Yılın bahar zamanı geldiğinde, Yörükler yaylalara gitmek için eşekler, atlar ve bazen de develerden yararlanırlardı.

Yörükler yaylak ve kışlak alanları birbirine yakınsa ve coğrafi koşullar öyle yönlendiriyorsa, tarımla da uğraşırlardı. Osmanlı Devleti’nin Yörüklerden talebi, yılın bazı dönemlerinde yerleşik hayata geçmeleri ve tarımla uğraşmaları yönündeydi. Devletin belirlediği bataklık ya da ormanlık gibi alanları tarıma uygun hale getirmeleri için Yörüklerin tarımla ilgilendikleri de oluyordu. Bu zamanlarda yetiştirdikleri pamuk, pirinç, buğday gibi temel ürünler oluyordu.

Yörükler, -günümüzde de varlığını sürdürenler dâhil- kendi temel ihtiyaçlarını kendi çözümleriyle karşılardı. Örneğin, kendi ürettikleri keçeden çadır dikerler, keçinin kıllarından yastık / çul yaparlar ve koyun yününden de giyim malzemesi üretirler. Genelde günlük beslenmelerinde tarhana, bulgur gibi o coğrafyanın yaygın besin kaynakları bulunur. Çadırların içerisinde yemek pişirmek, uyumak ve sohbet etmek için ayrı bölümler olurdu. Binek hayvanlarının muhafaza edildiği daha büyük çadırlar bile vardı.

YÖRÜKLERDE HAYVANCILIK

Hayvancılık kültür tarihimiz içerisinde kendine göre özel bir kültür olarak günümüze kadar geldi ve bundan sonra da yapılmaya devam edilecek. Hayvan besleme ve onunla uğraşanlar her zaman veteriner bulma şansına da sahip değiller. Toros dağlarının yamaçlarında ve Kocaeli Gebze Sığırlık Merası’nda  pratik çözümler geliştirmeyen bir aile çok hayvanını kaybeder. İşte bu yüzden hayvanın bakımı, sağlığı, güdümü ve karşılaşılan sorunlara pratik çözümler üretilmesi başlı başına bir kültür olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yörükler arasında koç katımı, teke salımı, süt sağımı, hayvan halk hekimliği konularında ortaya konan kültürel bilgi birikimlerinin en önemlilerinden birisi de en vurma âdetimizdir.

En Vurma Nedir?

Pazarda küçükbaş kurbanlık hayvan alırken dikkat edince hayvanların kulağında (özellikle-keçi-tekelerde) kesilmiş V, C, U veya düz şekilde kesim, dilim veya çentikler görürsünüz. Bu kesimler o hayvanlara özellikle yapılmış şekillerdir. Onların mesajı; hayvanın hangi aileye ait olduğunu ortaya koymaktadır.

En kelimesi Türkçemizde geçmişten beri yaygın kullanılan bir kelime olarak günümüze gelmiştir. Bizim dışımızdaki Türk lehçelerinde de en kelimesi kullanılmaktadır. En vurma âdeti bütün Anadolu’da küçükbaş hayvan besleyenler arasında kullanılır. Taşeli Platosunda yaşayan bütün Yörük Obaları da en vurma âdetini sürdürmektedirler. En vurmanın pratikte başka bir yararı daha bulunmaktadır. Sürüyü hayvan hırsızlarından korumaya da yarar. En vurulmuş hayvan başka sürülerin içine karıştığında kulağında bulunan özel işaretinden ayırt edilir. Böylece hırsızlık önlenmiş olur.

En Vurma Ne Zaman Yapılır? 

En vurma, yeni doğan kuzu ve oğlaklara (keçi yavrusu) bir ay içinde yapılır. Hava sıcaksa en vurmak yaranın azma ihtimalini artırır. Hava soğuk ise en vurmada herhangi bir sıkıntı yoktur.  Ailenin özelliğine veya lakabına göre çeşitli şekiller kullanılmaktadır. En vurma her iki kulağa da yapılabileceği gibi genelde tek kulağa yapılmaktadır.

YÖRÜKLERİN HAYVANLARI

Kara Keçi

1000 yıl önce Orta Asya’dan Anadolu’ya Yörükler tarafından getirilen karakeçi cinsi keçiler Yörüklerle özdeştirilmiş olup Karakeçili Yörükleri ismini bu hayvanlardan almıştır. Son zamanlarda sayıları hızla azalan bu karakeçi türü aslında ormanın dip bitkilerini yediği için ormanın nefes almasını sağlar ve yangın çıkma olasılığını azaltır. Karakeçi ya da diğer ismiyle kıl keçisi Anadolu coğrafyasının yahut Türklerin ve Yörüklerin esas keçisidir. Coğrafi ve iklim şartlarının zor olduğu bölgelere kolay uyum sağladığı, sakallı boynuzlu ve inatçı bir türdür. Kayalıklarda tepelerde gördüğünüz keçi işte bu türdür. Son derece kanaatkâr bir hayvandır ve açlığa dayanıklıdır. Meşhur Yörük çadırları, heybe urgan kilim yular gibi minimum eşyalarında bu kıl keçisinin kılından yapılır.
Son dönemde keçi sütüne artan talep keçi üretimini arttırdı diyebiliriz. Özellikle yeni doğmuş bebeklere keçi sütü aranır oldu. Zira yünü, kılı, eti, sütü, peyniri ile eşsiz bir hayvan olan keçinin doğal ve şifalı tüm cins otları yediği için tıpkı bir arının bal üretmesi gibi şifalı bir süt üretiyor. Keçi sütünün gerçekten de eşi benzeri yok.

Orta Asya’dan Anadolu’ya göç ederken en sadıkane yoldaş keçi olmuştur. Türkmenler dağ keçisinin ve tekelerin, bağımsızlık, kararlılık, güç, cesaret ve asalet timsali olduklarına inanılır. Türk yapılarının eskilerinde yazıtlarda dağ keçisinin boynuzları ve süslemelerinde boynuz motifi yer bulmuştur. Kültürümüze ve eski yaşam biçimine yansımıştır.

Koyunlar

Koyun, geviş getirenlerden, eti, sütü, yünü, derisi için yetiştirilen evcil bir hayvandır. Koyun, Yörüklerin en çok faydalandığı hayvanlardan biridir. Koyunların yeryüzünde ilk olarak Orta Asya’nın yayla ve dağlarında insanlardan uzak ve yabani bir şekilde yaşamış oldukları sanılıyor. Orada evcilleştirilip Yörüklerle beraber Anadolu’ya gelmiştir. Yörükler koyunun yününden çeşitli el sanatları yapışlardır. Halı, kilim, keçe, çorap, yün içlik vs. yapımında koyunların yününden faydalanılmıştır. Peynir, lor, yoğurt vs. yapımında ise sütünden faydalanılmıştır.

Bozırk

Balkan ülkelerinin hepsinde görülmektedir. Ülkemizde ise Trakya Sivrihisar arasındaki alanda yaşamlarını sürdürmekte idiler. Ama şimdilerde bu alan küçüldü. Marmara denizinin güney kesimlerinde ve Trakya bölgesinin dağlık kesimlerinde küçük sürüler halinde yaşamaktadırlar. Bu sığırlar iş gücü ihtiyacının fazla olduğu alanlarda yani öküz olarak kullanılmaktadırlar. Boz sığırın türü yok olmakla karşı karşıyadır. Boz sığır ırkının ülkemizde Edirne, Bursa, Balıkesir, Çanakkale, Kocaeli illerinde toplam sayısı 1500 adettir. Gebze Sığırlık Merası’nda 175 baş boz sığır ırkı koruma altına alınmıştır. Sığırlık Merası’ndaki Yörükler bu nesli tükenmekte olan ırkı üretmeye çalışmaktadır.

Bozırk Sığırların Ülkemiz Açısından Önemi

İlçemizde büyükbaş hayvan yetiştiricisi olan Yakup ÇİRKİN, Recep ÖZGÜR, Mustafa ÖZGÜR gıda ve tarım hayvancılık bakanlığının 12 Mayıs 2015 tarih 29353 sayılı resmi gazete ve 2015-7 sayılı hayvancılık desteklemeleri hakkında uygulama esasları tebliği ile hayvan genetik kaynakların yerinde korunması ve geliştirilmesi projesi ülkemiz genelinde toplam 1500 baş boz sığır ırkı içerisinde 225 baş boz sığır ırkı ile yer alan 14 işletmeleri kapsamındadır. Bakanlığımız eğitim yayım ve yayınlar daire başkanlığına sunulan 262 proje arasında ilk 10 proje arasına girerek genetik kaynakların korunması kapsamında Kocaeli bölgesinde boz ırk yetiştiriciliğinin yayılmasında ve sürdürülebilmesi yayım projesi kapsamında olup proje İl Gıda Hayvancılık Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir.

YÖRÜKLERİN YEMEKLERİ

Sürekli göç halinde olan Yörüklerin bir özelliği de çabuk ve pratik yemek yapmalarıydı. Temel gıda malzemesi çörek ekmeği, et ve süt ürünleri olan Yörükler, en çok unlu yemekler hazırlardı. Ayrıca yemek yerine aş kelimesini kullanırlardı. Genelde yufka bol bol yapılır, üst üste yığılır, günlerce bu şekilde yenilirdi. Özellikle ertesi günlerde yenen yufkalar yumuşasın diye hafif ıslatılırdı. Bunun dışında sütlü ve etli menüler de Yörükler için önde gelen lezzetlerdendi.

Yörük yemeklerinden bazıları şöyledir: topalak, et yahnisi, Yörük kavurması, kelle paça, bulgur aşı (etli pilav), hamur aşı, gaçamak pastası, yahni aşı, kaymaklı bükme, sıkma dürüm, sütlü aş, yoğurt çorbası, höşmerim, pekmez helvası, gelin önü, tas kapama, sac böreği, keşkek, çoban salatası, yuvarlama, ısırgan kavurması, mantı, gözleme, lokma, tarhana çorbası, ovmaç çorbası.

Yörük Çörek Ekmeği                                                          

Yörüklerin pratik ekmekleri çörek ekmeğidir. Bazlama olarak da bilinir. Hamur teknelerde yoğurulur ve mayalanmaya bırakılır Yufkadan biraz daha kalınca ve küçük olarak ekmek tahtası denilen yuvarlak bir tahtanın üzerinde biraz bastırılarak şekil verilir. Toprak ateşinin üzerine yerleştirilen sacın üzerinde pişirilir, üzerine tereyağ, taze keçi peyniri ya da taze kaymak sürülerek yenir. 

Topalak Yemeği

Topalak yemeği, bulgur ve kemikli kuzu etinden yapılan bir yemektir. Yörükler bu yemeği özel günlerde ve misafir geldiğinde yapıp ikram ederler.  Bulgurlar ıslatılıp baharatlarla iyice yoğurulur. Daha sonra küçük parçalar alınarak misket şeklinde yuvarlanır. Kemikli etler bir tencere de 20 dk kadar haşlandıktan sonra misket şeklindeki bulgur topalakları etin üzerine eklenip salça ve tuzu eklenir. Biraz daha kaynatılıp pişince ayran eşliğinde yenir.

Gözleme

Yörüklerin vazgeçilmez böreklerinden biridir. Yıllardır bu lezzet çok çeşitlense de asıl gözleme Yörük analarımızın yaptığından esinilmiştir. Leğene un, tuz koyup karıştırılır, azar azar su koyarak kulak memesi yumuşaklığında bir hamur elde edilir. Cevizden biraz büyük parçalar halinde koparıp yuvarlanır. Hamurların kurumaması için üzerlerine bir bez örtülür. Odun ateşi üzerine koyulan sac ısındıktan sonra üzerine oklava ile açılan bezelerin içerisine peynir, kıyma, pancar vs. malzemeler konulup üzeri kapatılır ve altüst edilerek pembeleşinceye kadar pişirilir.

Höşmerim

Gebze Sığırlık Merası’ndan Ayşe Ebe’nin anlattığı höşmerimin hikayesi:

Yeni evlenen bir Yörük Oba beyi eşinden akşama bir tatlı yapmasını ister. Yeni gelin çadırda olan malzemeler ile eşine akşam yemeğinden sonra bir tatlı hazırlar. Yapmış olduğu tatlıyı kendisi de bir şeye benzetemeyen gelin, eşine sorar: “Hoş mu Erim?” der ve bu şekilde bu tatlının adı Höşmerim olarak yayılır.

Tuluk Ayranı

Kocaeli Gebze sığırlık merasında yaz kış yaylada yaşayan Yörükler, kesilen keçinin bütün halinde çıkarılan derisinin işlenmesiyle yapılan “tuluk” içinde yayık ayran yapmaya devam ediyor. Anadolu’nun artık yok olmaya yüz tutmuş bu geleneğini yaşatan Yörükler, tuluk içine koydukları yoğurdu dönüşümlü olarak 2-3 saat kadar dövüyor. Oldukça yorucu olan dövme işleminin ardından tereyağı ve çökelek elde ediliyor.

YÖRÜK KIYAFETİ

Üç etek zıbın, bir arkada etek, iki de yanda etek. Ayakta kısa zeybek donu veya pamuklu, yünlü uzun pantolon. Yakasız gömlek, işlemeli cepken. Belde büyük kuşak üzerinde silahlık. Silahlığın içinde koca bıçak, kulaklı bıçak, tabanca, tarak, ayna, makas, çakmaktaşı vs. bulunuyor. Başta fes, oyalı yazma. 

Kadın giyimi ise ayakta edik veya çarık, ala çorap, üç tek entari, cepken kuşak, başta fes. Fesin üzerine çekilen bir örtü yağlık ya da yazma.

William James Muller – Göçebe Yörüklerin Çadırı

YÖRÜKLERDE DOKUMACILIK VE KÜLTÜREL EL SANATLARI

Çalışkandırlar, hayatlarını yaylalarda sürdürmek ve daha rahat yaşamak için ihtiyaç duydukları şeyleri kendileri üretmek zorundadırlar. Bu yüzden her Yörük obası aslında bir tür entegre fabrika gibi çalışır. Peynir, yağ, yoğurt yaparlar, koyunlarından yün elde ederler, bu yün ile kilim, halı, çadır çulu, pantolonluk kumaş dokurlar, kazak, eldiven, çorap gibi giysiler örerler, deriyi işler, post, çarık, çanta, ayran tuluğu yaparlar. Kısacası her Yörük obası bağımsız bir ekonomik birimdir.

Keçe 

Yörük ananesinde başlıca geçim kaynağı küçükbaş hayvancılıktır. Tabii bundan dolayı Yörükler, küçükbaş hayvanların etinden, sütünden, yününden birçok yoldan faydalanmışlar vakti zamanında. Yününü kullanmışlar kullanmasına da neler yapmışlar?

Keçe dediğimiz eğirmeler yapılmış. Açıklamak gerekirse, keçe, koyun yününden yapılır. Keçe çeşitleri de şöyle sıralanabilir: Yer halısı olarak kullanılan keçe, çobanların giydiği kepenek dediğimiz keçe, at ve eşek semerine konulan keçe, başa giyilen külah olacak keçe, çadır yapılacak keçe…

Peki nasıl yapılır bu keçe? Yukarıda dediğimiz koyun yünü, halat ile kabartılıp hangi tür keçe yapılacak ise, yani keçenin cinsine göre düz bir zemine, yere serilir. Üzerine sabunlu su serpilir. Yuvarlanarak yumruklanır daha sonra diz ve ayak ile üzerinde tepelenir, uzun ve yorucu bir uğraştan sonra yünümüz, keçe haline getirilir. 

Kaynak: Anadolu Yörük Yaşamında Dokuma Geleneği – Meral Akan
http://yorukkulturu.com/anadolu-yoruk-yasaminda-dokuma-gelenegi-meral-akan/

Dokumacılık

Dokumacılık çok eski sanatlardan biridir. İlk insanlar vücutlarını dış etkenlerden korumak için hayvan derilerini kullanmışlardır. Önce hayvan postları ve deriyle, daha sonrada bitki sap ve lifleriyle dokuma yapmayı öğrenmişlerdir. Bitki saplarıyla başlayan dokumacılık, yün ve pamuktan dokumalarla günümüze kadar gelmiştir. Gerçekten de dokumacılık, insanların üzerinde çalıştıkları en eski işlerden birisidir. Yörükler de bu sanatta oldukça ilerlemişlerdir.

Elde edilen lifler uzun olmadığından dokumaya elverişli olmuyordu. Bitkisel veya hayvansal liflerin birbirine eklenerek iplik yapılması, istenilen uzunlukta dokumalar yapma olanağı vermesi bakımından önemli bir buluş olmuştur. 

Kirkitli dokumaları bulan ve geliştirenler Türklerdir. Halı ve diğer kirkitli (kilim-cicim-sumak-zili) dokumalar, Türklerin Orta Asya’dan göç etmesiyle dünyaya yayılmıştır. İnsanların, konutların döşenmesinde örtü ve yaygı gereksinimlerini karşılamak amacıyla yün ipliklerini birbiri arasından bir alt bir üst geçirerek ilk önce kilim yaptıkları, sonradan da bu ipliklerin arasına kısa yün ipliklerini düğümleyerek halıyı buldukları sanılmaktadır. Geleneksel Türk El Sanatları, Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinden gelen çeşitli uygarlıkların kültür mirasıyla, kendi öz değerlerini birleştirerek zengin bir mozaik oluşturmuştur. Dokumacılık Anadolu’da çok eskiden beri yapıla gelen, çoğu yörede geçim kaynağı olmuş ve olmaya devam eden bir el sanatıdır.

Kilim, cicim, zili ve sumak dokumalar bu güne kadar, dağınık olarak Türkiye’nin hemen her yerinde dokunmuş ve dokunmaktadır. Türkiye’nin doğal koşullarının değişik ve tarih boyunca çeşitli kültürlere yuva olmasından dolayı bu dokumalar, teknikleri ve desenleri bakımından çok çeşitlidir. Ancak bölge özellikleri göstermekte ve geleneksel olarak yapıldıkları için bilhassa desen bakımından çok az değişmektedirler. Dokunan halı ve kilimler bir anlamda dokuyan kadının mesajlarını ve içinde bulunduğu, ruh halini, özlemlerini, dileklerini ve içinde bulunduğu koşulları ifade eder. Bu halı, kilim, heybe, vb. dokuma örnekleri dokuyanların beklentilerini, ruhsal durumlarını, özlemlerini, acılarını, inançlarını, anılarını kısacası bütün yaşamlarını yansıtan sembolik mesajlarla doludur. Anadolu’da yapılan dokumalar desen ve motif özelliklerine göre Türk, Yörük, Türkmen, gibi isimlerle adlandırılır.

Mektep medrese görmemiş göçebe Türk kızlarının ibda edercesine meydana getirdikleri motiflerle müzeyyen halı ve kilimler, yükte hafiftir, ancak bir çuvalı doldurur. Fakat en modern bir şehirdeki, en mutena bir salonu ziynetlendirecek vasıfta sanat değerindedir. Diğer dokumaları, motifli (yanışlı) çuvallan, süslü keçeleri, süslü çadırlarıyla azıcık eşya içinde büyük bir maddi kültürü, ücra dağ başlarında, umulmadık yerlerde büyük bir manevi kültürü temsil ederler.

Kaynak: Anadolu Yörük Yaşamında Dokuma Geleneği – Meral Akan
http://yorukkulturu.com/anadolu-yoruk-yasaminda-dokuma-gelenegi-meral-akan/

Dokumaya Hazırlık

Yörükler en çok keçi besler. Keçi, koyunun tersine ayakta kırkılır. Baş ve arka ayağının birinden yukarıdan bağlanan ipi ikinci bir kişi tutar. Kuyruk üstünden boyuna doğru sağ  taraftan karın altına  doğru kırkım işlemi sürdürülür. Mahir bir kişi günde 100 keçiyi kırkabilir. Her keçiden yarım ila bir kilogramlık kıl almak mümkündür.

Koyunun kırkımı boyundan başlar yukarı doğru, keçinin kırkımı sırttan başlayıp aşağı doğru devam eder. Koyunun aşağıdan yukarı kırkımını gerektiren sebep yünün bütün olarak çıkartılabilmesi içindir. Sürü kırkımlarında kırkan şahsa para verilmez. Sürü sahipleri birbirleriyle yardımlaşır. Her kırkımda bir koyunun kesilerek yenilmesi adettir.

Kırklık

Koyun yünü veya keçi kılının kesilmesinde kullanılan makas özelliğinde bir alet. Portatif iki bıçaktan oluşuyor, sağ el sabit kırklığı tutuyor, sol el  yarım hareketle bıçağı bırakırken sağ el bıçağı hayvanın kılına sokuyor, sol el tekrar bıçağı iki ucundan ve üstten sıkmak suretiyle kesme işlemi gerçekleştiriliyor.

Kaynak: Anadolu Yörük Yaşamında Dokuma Geleneği – Meral Akan
http://yorukkulturu.com/anadolu-yoruk-yasaminda-dokuma-gelenegi-meral-akan/

Özemenin Hazırlanışı

Kıl tarakta tel haline getirilen kıllar, Sarıkeçili Yörüklerinde hemen, Mut’un daha önce yerleşik Yörüklerince de ikici defa yay (İlahat) da atılıyor. Yapışkan olsun diye üzerine su serpiliyor. Yığın haline getirilen malzeme, sol el önce, malzemenin bir ucundan tutulup baş ve işaret parmağı yuvarlak şekle getirilerek arasından kıl sağ elle çekiliyor. Uzatılan malzeme oklava ile birbirine sarılarak yumak yapılıyor.

Çarpana

Kare biçiminde birkaç tahtacıktan ya da kalın meşinden yapılan çarpananın köşelerine birer delik delinir. Dokunacak yassı ipin enine göre kare parça çoğaltılır. Bu karelerden biri aşağı biri yukarı çekilerek argacın geçeceği durum ortaya çıkarılır. Kılıç denilen tarakla argaç sıkıştırılarak istenilen yassı ip dokunmuş olur. Kare parçalar biri birine çarpıla çarpıla çalıştığı için bu adı almıştır.

Çarpanada dokunan ipler öncelikle devenin havudunu, eşeğin palanını, atın eğerini hayvana bağlamada kullanılır. Böyle olunca hayvanın canı acımaz, Bundan başka kadınların bellerine kuşandıkları kemerler de çeşit çeşit renkte olmak üzere çarpana da dokunur. Buna olukma adı verilir. Yassı, oluk gibi olduğu için bu adı almıştır.

çizimler: K. R. Kavas
İplerin kanatlar halinde dokunması için kullanılan dokuma tezgâhı (istar)

Istar

Her türlü dokumanın yapıldığı tezgaha ıstar adı verilmiştir. 5 dakikada sökülür, aynı sürede de  monte edilebilir. Taşıma için hayvan sırtına yüklendiğinde dengeli durabilecek biçimde 4 parçadan oluşmuştur.

Istar Tarağı

Şimşir, dişbudak veya armut ağacından yapılır. Tarağın dişleri en az dokuz adet olur. Elips şeklindeki tarak kısmı 4 cm boyundadır. Her tarak arasının mesafesi de 1 cm olur. Ağırlığı 500 gram, eni 3 cm, boyu 6 cm ebadındadır. Kıvrımlı kulp kısmı işaret ve baş parmaklar arasına gelir. Bundaki amaç ıstarın her kalkışına parmak üstünden destek sağlamaktır. Sap  kısmını müteakiple pürüzsüz, düz kısmın tarağa bağlı ucu 30 derece öne çıkıntılıdır. Bu çıkıntı tarağın kullanılışında elin teraziye gelmesini önlemektedir.

Kaynak: Anadolu Yörük Yaşamında Dokuma Geleneği – Meral Akan
http://yorukkulturu.com/anadolu-yoruk-yasaminda-dokuma-gelenegi-meral-akan/

Kirmen (Eğirtmeç)

İçbükey, 2 cm enli, 18 cm uzunluğunda iki ağaç parçasından oluşur. Meşe, şimşir, dişbudak ağaçlarının kirmen yapımında kullanılması tercih edilmektedir. İki kanatın ortası deliktir.

Kanatlardan biri diğer kanatın içinden geçebileceği kadar oyulmuştur. İçi oyulmuş kanata “kancık”, diğerine de “erkek” eğirtmeç kanadı denir. Kanatların ortasında açılmış olan delikten geçen ince çubuğa da eğirtmecin oku denilir. Okun uç kısmında hafif bir şişkinlik bırakılmıştır. Bu kısma da eğirtmecin “kertiği” denilir. Okun ortasında da bir çıkıntı vardır. Buradaki çıkıntı kanatları oktan aşağıya bırakmamak için yapılmıştır. Ok, ucunda eğrilecek ipi sabit tutarken, kullanış pratikliği için portatif olan kirmenin kanatlarını da aynı pozisyonda tutabilmeğe yarar.

Eğrilmek üzere kıvrım halinde kolda bulundurulan yün veya kıla “özeme” denilir. Özemeden elle çekilen parçalara da “süğüm” denilir. Kirmende özemenin eğrilmesi için süğüm kertiğe bir tur dolanır.

Kaynak: Anadolu Yörük Yaşamında Dokuma Geleneği – Meral Akan
http://yorukkulturu.com/anadolu-yoruk-yasaminda-dokuma-gelenegi-meral-akan/

Dokumalar

Konar göçer hayatta, akşam konaklanarak sabah yürümek topoğrafik nedenlerle taşıma araçları at, deve ve eşekle sınırlanmıştır. Dolayısı ile tüm eşya ve ihtiyaç bu duruma uygun biçimde doğup gelişmiştir. Eşyanın hammaddesi, yaşantının sürdüğü tabiat şeridi üstündeki bitki, hayvan ve diğer doğal maddelere bağımlı kalmaktadır.

Keyfiye (Poçu)

Bilinen sebeplerden dolayı ecdadımız Orta Asya’da Mohan bölgesi ve Merv’den Anadolu’ya göçü başlattıklarında yolda önceden gidenleri tanıyabilmeleri için bir alamet-i farika olması gerektiğini düşünür. Aksallılar birbirinin yanına yaklaşmadan tanıyabilmeleri için bir yaz günü çadırlarında oturup konuyu görüşürken hafiften bir yaz yağmuru yağıyor ve biraz sonra diniyor. Yaz yağmurlarından hemen sonra o gökte bir alem-i sema (Semadaki Alem) gökkuşağı oluşuyor ve yaşlı ak sakallılarımızdan birisi bunu fark ediyor. İşte parolamız bu renklerden oluşsun” diyor. Çadırlarda bulunan aksakallılar da kabul ediyor. Gökkuşağında bulunan renklerden kumaşlar dokuyarak her rengin mana ve muhtevasını açıklıyor.

Beyaz: Duruluğu, tazeliği temizliği ifade etsin.

Yeşil: İmanızı, muradımızı ve İslam’ı temsil etsin.

Mor: Hoşgörülü, affediciliği ve sevgiyi umudu temsil etsin.

Kırmızı: Bayrağımızın rengini ifade etsin.

Sarı: İşi, bolluğu, bereketi buğday başağı temsil etsin.

300 yıl süren göç müddetince birbirlerini omuzlarına örttükleri bu renkte yapılan keyfiyeden tanıyan kardaşlar, karşılama ve buluşmadan haz duydukları için birbirlerini tanımaya vesile olan parolaya Keyfiye diyorlar.

Alaçuval

Ev eşyalarının korunması ve taşınmasında kullanılan ala çuval, genç kızların çeyiz eşyası arasında baş sıralarda gelir. Alaçuvalların içine giyecek eşyaları konur. Bir nevi genç kızların çeyiz sandığıdır. Çok zengin bir renk ve motif hazinesi halindeki ala çuvallar için gerek motif gerekse renk uyumu yönünden, Türk kadınının iç dünyasına açılan penceresi diyebiliriz. Çadırların genellikle sağ köşesine konulur. Üzeri açık bırakılır. Çadıra girişte rengarenk yanışlar bir tablo gibi insanı kendine cezbeder. Renkler ve motifler cıvıl cıvıl ötüşür, sıcak bir sevgi sarar ruhu, her yanış bir duyguyu fısıldar, sükunet, haz, aşk, dostluktur bu. Bir sıra yanış sizleri nazardan korumak için, bir sıra yanış sihirden korumak, biri güçlülüğünüze, biri sevdiğinize kavuşmaya hep dua edecektir.

Kilim tekniği ile dokunur, eni 70 cm boyu 200 cm’dir. Bu mesafenin 100 cm’i yanışlı kalan kısmı yanışsız dokunmuştur. İki kenarına dikilen “kolon”lar deve sırtına yüklenmesinde kolaylık sağlar. Aynı kolanın uzantılarıyla da çuvalın ağzı bağlanır. Çadır içine yanışlı kısmı gözükecek şekilde dizilir. Renk renk yanışlarla bu çuvallar çadır içine estetik bir görüntü verir. Dahası, oturanlar sırtını bu çuvala yaslar. Bütün bu özellikleri, dokuma türleri içinde en fazla itinanın sanat gücünün alaçuvallara gösterildiğini açıklamaktadır.

Alaçuvallar üzerinde görülen yanışlar, bütün Sarıkeçili aileleri ile diğer yerleşik Yörükler arasında da bir benzerlik göstermektedir. Mesela Mut’ta yerleşik Köselerli, Ceritler, Tekeli, Bozdoğan, Hacıahmetli, Elbeyli (İlbeyli) Menemenci ve Bahşiş’lerde de aynı yanışlar kullanılmıştır.

Alaçuval üzerindeki bütün yanışlar bantlar halinde enine uzanmıştır. Sağ üst köşede kısa bir parça halinde “gelin çatlatan” yanışı vardır. Hemen üstünde düz bir çizgi halinde  “çubuk” yanışı bulunur. Sade renkli çubuklar arasında görülen renkli yanışın adı “Karagöz”dür. Üst üste getirilmiş iki büyük yanışın adı “Heykel”, heykel yanışı bütün alaçuvallarında görülür. Başka hiç bir dokuma türünde bu yanışı görmek mümkün değildir. Gerek İslamiyette gerekse Türklerde heykel kullanılmaz. Nereden Türk dokumalarına girdiğini bilemiyoruz. Halk arasında şöyle bir söz var: “Heykel yanışı dokuyacağıma, heykire heykire (hıçkıra hıçkıra) davar gütseydim de heykel dokumasaydım”. Bu ifade, söz konusu yanışın ne kadar zor yapıldığını gösteriyor.

Heykel yanışının üstünde yine çubuklar ve Karagöz yanışı görülüyor. İkinci ana yanışın adı “Kıvrımlı”. Bu yanışın içine “sındı gulpu” (sındı: Makas) yanışı yerleştirilmiş. Hemen üstünde yine “Heykel” ve en üstte “Turuç” denilen bir başka yanış ile Alaçuval dokuması tamamlanmıştır.

Alaçuvalların üzerindeki yanışlardan sadece isim olarak bahsetmekle yetinelim: “Boncukhı”, “Tazı kuyruğu”, “Eğrice”, “Koca Yanış”, “San yanış”, “Sığır sidiği”, “Kilim ayağı”, “Köpen yanışı”, “Aklı yanış”, “Maya gözü”, ve “Aslan ağzı”.

Kaynak: Anadolu Yörük Yaşamında Dokuma Geleneği – Meral Akan
http://yorukkulturu.com/anadolu-yoruk-yasaminda-dokuma-gelenegi-meral-akan/

Kıl Çuval

Alaçuvallar genellikle giyeceklerin korunma ve saklanmasında kullanılırken kıl çuvallan tahıl, yiyecek gibi eşyanın taşınması ve konulmasında kullanılır. Atkılığı ve çözgülüğü kıldan oluşur. Üzerine esasen (yanış) konulmaz. Çözgülüğe belli tin’lerle konulacak renk çoğunlukla beyaz olur ve dikine bantlar halinde uzanır. Aynı şekilde argaçta da renkli ip kullanılırsa yatık bant halinde uzanır. Eğer yanış kullanılacaksa basit olduğu için bıtırak, sinek, meneğ, şakka yanışları tercih edilir. Kıl çuvalların daha büyük tipleri de dokunmaktadır. Bu tür çuvallar da saman taşımada kullanılır. Adına da “Harar” denilir.

Un Çuvalı

Un çuvallarının kıl çuvalların aksine atkılığı ve çözgülüğü yün veya pamuktur. İçine yiyecek maddeleri konulan bu çuvallar, deve veya eşeğe yüklenerek taşımada da kullanılır. Bu özellik dolayısıyla sağlam ve gösterişli çuval kullanmaya özen gösterilir. Yaylaya çıkıldığında çuvalın altına yassı bir  taş, üzerine de yük çulu dediğimiz bir örtü konulur. Çadır içinde un çuvallarını yeri giriş kısmının soludur. Yere serili kilim üzerine konulan minderlere oturulduğunda çuvallar yaslanmak için de kullanılmaktadır. Yüklemede çuvalı kaldırmaya yardımcı olmak veya bir yerden bir yere taşımak için çuval kenarlarına kulp adı verilen kolan dikilmiştir. Kulpların uzantısı da çuvalın ağzının bağlanmasında kullanılabilir.

Un çuvallarının kendine özgü bir yanış yoktur denilebilir. Diğer dokuma türlerinde olduğu gibi belli bir kalıp dahilinde yanışlar tekrar edilmeyebilir. Çoğunlukla basit ve küçük ebatlı yanışlar tercih edilir. Bıtırak, sinek, şakka, meneğ, sığır sidiği yanışlarını  çuval üzerine serpiştirilmiş halde her zaman görmek mümkündür.

Çul

Yörüklerde ev sergisi olarak çul yerine kilim kullanma geleneği zayıftır. Yer döşemesinde keçe kullanıldığını belirtmiştik. Buna rağmen sergi için veya eşya örtüsü için her aile birden fazla çula sahiptir.

Somat

Üzerinde leğen içinde hamur yoğrulur. Saçta pişirilen ekmekler arasına konarak kuruması önlenir. Kurumuş ekmekler elle sulanıp arasına konarak yumuşaması sağlanır ve nihayet yemekler üzerinde yenilir. Türklerin misafiri sevmeleri ve en leziz yemekleri ile sofra dizmeleri geleneği dikkate alınırsa sofra için dokunan eşyaya da aynı itinanın gösterilmesi normaldir.

Seccade

İslamiyet’in kabulünden sonra Türk dokuma türleri arasına giren seccadeler, “farda” tekniği ile dokunur. Yani iki yüzü de aynı görüntülüdür. Genellikle “farda” ve “saksağan” yanışlarını kullanmak tercih edilmiştir.

Kaynak: Anadolu Yörük Yaşamında Dokuma Geleneği – Meral Akan
http://yorukkulturu.com/anadolu-yoruk-yasaminda-dokuma-gelenegi-meral-akan/

Heybe

Çobanların içinde yiyecek taşıması, alışveriş merkezlerinden karşılanan ihtiyaçların eve getirilmesi, yerleşim yerine uzak olan pınarlardan alınıp kaplara konulan suyun taşınması gibi pek çok fonksiyonu olan heybeler, bütün  Yörüklerde vazgeçilmez bir dokuma türüdür.

Bazılarının ortası yarıktır. Yarık kısmı eşek, at veya devenin semerinin kaşına takılır. Bazı heybelerin bir başka özelliği de hayvanın silkelenmesiyle içindeki eşyaların dökülmemesi için kendinden kitlenebilen bir tertibat konulmasıdır.

Netice

Dokuma sanatı usta-çırak ilişkisi içinde gelişmektedir. Bu durum yanışları bir kalıp halinde hafızalara yerleştirmek suretiyle zamandan kazanmak için gereklidir. Bilinmeyen bir yanışı dokumalarında kullanmazlar. Davarın sağımı, kırkımı, döl alımı, çadırın sökülüp kurulması, yiyecek hazırlama hatta davar otlatma gibi bütün günü meşgul geçen Sarıkeçili kadını bilmediği bir yanışı  dokumasına yerleştirmek için zaman bulamaz.

YÖRÜK HALILARI

Geçmişten günümüze ülkemiz ve dünya halıcılığının temel kaynağı niteliğinde olan Yörük halıları, Anadolu’nun belirli bölgelerinde belirli dönemlerde belirli isimlerle ön plana çıkarak ülkemizde ve dünyada hak ettikleri yeri ve önemi kazanmışlardır. Bu halılara örnek olarak Kula ve Gördes halılarını örnek verebiliriz. 

Antalya döşeme altı halıları, günümüzde Yörük halısı olarak isimlendirebileceğimiz halıların temel özelliklerini tümüyle taşımaktadır. Ayvacık, Yörük kilim ve halılarının kalitesine öylesine güven duymaktadır ki 300 yıl garanti vermektedir. 

Yağcı Bedir Halıları 

Yağcı Bedir halılarının “Sındırgı Yağcı Bedir” ve “Bergama Yağcı Bedir” olmak üzere iki çeşidi vardır. Halılardaki ana renkler koyu mavi ve kırmızıdır. Yağcı Bedir halılarının metrekaresinde 160.000 düğüm vardır.

Antalya Döşeme Altı

Güney illerimizden biri olan Antalya, önemli halı üretim merkezlerimizdendir. Halı bordürlerinde koyungözü, bıçak ucu ve el motifleri dikkati çeker kullanılan her motifin bir adı, bir anlamı vardır. Başak tohumları bolluk bereket, hayat ağacı motifi ise temizlik, yükseliş, tanrıya ulaşma gibi inançları temsil eder. Antalya’da yalnız göçebeler değil, köylüler de dokumacılıkla uğraşırlar. Döşeme altı halıları, Türkiye’nin en çok tanınan ve yüzyıllar boyu motifleri en az değişime uğrayanıdır.

Seccade, Koç Boynuzlu Zili, 100 x 125 cm. Tarsus Belediyesi Kol.
Kaynak: Yörük Seccadelerinden Örnekler – Ela Taş
http://yorukkulturu.com/yoruk-seccadelerinden-ornekler-ela-tas/

Yunt Dağı Halıları

Manisa merkezin kuzeyinde yer alan Yunt Dağı bölgesindeki, Türkmen ve Yörük aşiretleri tarafından kurulmuş köylerde halı dokumacılığı yapılır. Hayvancılığın önemli bir geçim kaynağı olduğu Yunt Dağı bölgesinde, kendi hayvanlarından elde edilen yapağı ve bitkisel boyalar kullanılarak gerçekleştirilen halı üretimi yüzyıllardır devam etmektedir. Halılar, desenlerine göre yeşilbaş, deveboynu ve düz biçim gibi adlarla anılmaktadır.

Ayvacık (Çanakkale) Halıları

Yörükler, halılarını dokurken, normal olarak günlük yaşamlarından semboller kullanırlar. Örnek olarak özgürlüklerini ifade ettiği için akrep en popüler desendir. Diğer yandan deve ayağı taşımacılığı simgeler. Genel olarak Yörükler çok renkli halılar dokurlar. İlçenin önemli gelir kaynaklarından biri halı dokumacılığıdır. İlçenin özellikle Yörük köylerinde halı ve kilim sanatı, en çarpıcı ve göz alıcı örnekleriyle varlığını sürdürmektedir. 

Tekeli Yörüklerinin Halıları

Tekeli Yörüklerinin yaşadığı köylerden özellikle, Barutçu köyünde yapılan dokumalar arasında, günümüze gelebilen örneklerine göre halı ve düz dokuma yaygılar (kilim, cicim, sili, sumak) mevcuttur.

1987 – Düğün dönüşü yörük gençleri

YÖRÜKLERİN NİŞAN VE DÜĞÜN ADETLERİ

Oğlu evlenme çağına gelen Yörük ailesi kendisine uygun bulduğu ailenin kızına dünür giderdi. Eğer olumlu cevap alınırsa kız evinde kahve içilirdi. Dünürcüler uygun cevap aldıkları zaman oğlan evi tarafından hazırlanan ve beraberinde getirdikleri şerbeti içerlerdi, uygun cevap alınıp söz kesildikten sonra beylik ismi altında oğlan tarafından seçilen kadınlar, kız evine giderler ve kıza nişan takarlardı. Nişanlar, elbise altın gümüş gibi ziynet eşyalarıydı. Oğlan tarafı kızın elbise, mutfak ve diğer eşyalarını aldıktan sonra kızın akrabalarına da uygun hediyeler alırdı. Bunun ismine yol denirdi.

Kız evinde kına gecesi yapılırdı. Gelinin gideceği gün kız evinde hazırlanan ve oğlan tarafından önceden kız evine gönderilen çeyizler kapının önüne çıkarılırdı. Kız evinde yüzü alla örtülü olarak çıkarılan gelin ata bildirilirdi. Çeyizler de yükletilip oğlan evine götürülürdü. Oğlan evine götürülen gelinin yollarına sık sık çocuklar tarafından ipler gerilirdi. Bu yollardan çocuklara hediyeler verilerek geçilirdi. Gelini, güveyin evi önünde yengeleri attan indirirdi. Gelin attan inmeden önce güveyin yakın akrabalarından biri başına üzüm, şeker, arpa, buğday, para gibi şeyler serperdi. Gelin attan ineceği sırada oğlan babası davet edilir geline hediye verir veya vaat ederdi. Kaynana ve diğer yakınlar da çeşitli hediyeler verirlerdi. Gelin attan indikten sonra güveyinin evine gider çeyiz içinde ayrılmış olan ve dürü adı verilen bazı eşyalar davetlilere dağıtılırdı.

1981 yılında İsmail ve Emine Karateke’nin sığırlık yörük obasındaki düğünü

Damada törenle elbise giydirilirdi. Güvey elbiseyi giydikten sonra sağdıç adı verilen evli bir kimsenin evine götürülür, vaktin gelişine kadar güveye her türlü şakalar yapılır, güvey burada izin almadıkça yerinden kalkamaz gülemez ve söz söyleyemezdi. Bundan sonra meclise köyün hocası gelirdi. Güveye gerdeğe ait sıhhi ve dini öğütler verir kendisine hayırlı bir evlilik için dua ederdi. Yatsı namazı kılındıktan sonra güveyi arkadaşları evine götürürlerdi. Evin kapısı önünde hoca tarafından dua okunduktan sonra arkadaşları tarafından vurulan birkaç yumruk arasında güvey eve girerdi.

Ertesi gün kadınlar gelini ziyaret ederler, bu ziyaret esnasında yapılan törene baş bağlama veya duvak açma adı verilirdi. Bir hafta veya bir ay sonra damat gelinle beraber kayınpederin evine giderek büyüklerin ellerini ve dizlerin öptükten sonra kayınpeder ve kayınvalidesini evine davet ederlerdi. Bu davet günü kayınpeder de ayrıca bir gün için onları davet etmiş olur ki buna el öpme denir. 

ANADOLU’NUN YAŞANMIŞ HİKAYESİ: HASAN BOĞULDU

Bugün olduğu gibi 1800’1ü yılların sonlarında da Edremit Pazarı çarşamba günleri kurulurdu. Yörenin tüm köylüleri çarşamba günleri Edremit’e gelir malını satar, ihtiyacını alırdı. Kazdağı’nın 1500 metre yüksekliğinde, Sarıkız Zirvesi’nin eteğinde kıl çadırlardan kurulu Yüksek Oba’nın güzeller güzeli kızı Emine de böyle bir çarşamba günü Edremit pazarına iner ve Zeytinli Köyü’nün yakışıklı delikanlısı Hasan ile göz göze gelir. Sevdalanan iki genç her çarşamba günü buluşurlar. Emine, beş saatlik yoldan getirdiği sütü, peyniri, balı Hasan’a verir; bahçıvan olan Hasan’dan da ihtiyacı olan en güzel sebze ve meyveleri alırdı. Pazar dönüşü birlikte Zeytinli Köyü’ne kadar yürürler. Emine oradan ayrılır ve daha dört saat sürecek olan zahmetli dağ yolundan obasına dönerdi. 

Gençler evlenmeye karar verirler. Hasan’ın iç güveysi olarak obaya gitmesi söz konusudur. Onu babasız büyüten annesi, oğlunun mutluluğu uğruna yalnız kalmaya razıdır. Emine’nin ailesi ise bu evliliğe karşı çıkar. Oba, Yörük obasıdır. Emine de Yörük kızı. Aile, Hasan’ın zor doğa şartlarına dayanamayacağını, onun ovalı bir hanım evladı olduğunu düşünür. Fakat gençler birbirlerini çok sevmektedir. Emine ve Hasan’ın gittikçe büyüyen aşkı karşısında aile, töre gereği Hasan’ı sınamaya karar verir. Sınav başarılı olursa Emine’yi istemiş olan obanın gençleri de yiğitlik gösteren Hasan’ı kabulleneceklerdir. 

Hasan annesi ile helalleşir, anlaşma gereği  40 okka (yaklaşık 60 kilo) tuz dolu çuvalı sırtlanır ve Emine ile obaya doğru yola çıkarlar. Önlerinde dört saatlik zorlu bir dağ yolu vardır. Bir saat sonra Beyoba Köyü’ne varırlar. Tuz Hasan’ın sırtını yakmaya başlar. İkinci saatte Sutüven Şelalesi’ne ulaşırlar. Yol dere içinde kaybolurken, büvetin içinde taştan taşa atlayarak ilerlemek zorunda olan Hasan iyice yorulur. Dizleri titremeye başlayan ve Emine’nin arkasında çabalayan Hasan, terleyen sırtına nüfuz eden tuzun da yakıcı etkisiyle artık dayanamaz hale gelir ve Gökbüvet’e  (Hasanboğuldu Göleti) geldiklerinde gücü biter ve dayanılmaz bir acıyla yere düşer. Emine çaresizlik içinde Hasan’ı yüreklendirmeye çalışır. O, erkeğinin başaracağına ve köye başları dik varacaklarına inanmıştır bir kere. Ancak Hasan ayağa kalkamaz, yalvarır, başka yerlere kaçmayı teklif eder. Emine ise katıdır, ailesine ve obasına söz vermiştir. Hasan’ın yakarışlarına yanıt vermez ve çuvalı sırtladığı gibi, Gökbüvet’in yanından yokuş yukarı yardırarak, obanın yolunu tutar. Hasan ise ardından: “Beni bırakma senin köyüne gelemiyorum, köyüme de dönemem” diye acı acı haykırır. Emine derenin uğultusuna karşı Hasan’ın umutsuz çığlıklarını hep duyar. Obaya vardığında bile Hasan’ın yakarışları hala kulaklarında çınlar, çok pişman olur ve geri dönmek ister ancak ailesi gece vakti onu ormana bırakmaz. Sabahın ilk ışıkları ile Emine, doğru Gökbüvet’e koşar ama Hasan yoktur. Annesine gider, Edremit’e koşar ancak kimse Hasan’ı görmemiştir. 

Bir daha obasına dönmeyen Emine, kulaklarında Hasan’ın onu çağıran sesiyle dere boyunca mecnun gibi dolaşır durur. Günler sonra Hasan’a hediye ettiği çevreyi Gökbüvet’in çılgın suları içinde fark eder. 

“Yanına geliyorum Hasan'” diyerek bu çevre ile kendini ulu çınara asar. O günden sonra Gökbüvet’in adı Hasanboğuldu, dallarını büvetin suları içine sallandıran Çınarın adı ad Emine Çınarı adı ile anıldı. Bir gün Edremit’e yolunuz düşer ise Sütüven Şelalesinde serinlerken bu hikâyeyi gözünüzde canlandırın, sevmenin en kadar onurlu bir şey olduğunu hatırlayın.

*  *  *  *  *

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ORHAN GAZİ DÖNEMİNDE KOCAELİ BÖLGESİ VE GEBZE’DE KURULAN VAKIFLAR *

Yazan: İsmail KAHRAMAN (Araştırmacı Gazeteci ve Belgesel Yönetmeni)

Tarihler 1329… Osmanlı ile Bizans arasında Palekanon Savaşı gerçekleşir. III. Andreanikos kılıç elinde, Bizans’ın tüm ihtişamını sergileyen kıyafetleriyle savaş meydanına gelir. Karşısında ise yeni yeni kuvvetlenen bir beylik vardır: Osmanlı Beyliği. Orhan Bey ise tüm asaleti ve kararlılığıyla bugünkü Kocaeli ilinin Gebze ile Çayırova bölgesi arasında yer alan Palekanon’da Bizans’a meydan okumaktadır. Ve kılıçlar çekilir. Haçlı ordusu ile Osmanlı ordusu savaşmaya başlar. Deniz durgun, ağaçlar ürkektir. Rüzgâr ise en sert haliyle eser meydanda. 

Yumuşak huyu ve merhameti ile tanınan, Bursa ve Kocaeli fatihi Orhan Gazi, o gün hiç olmadığı kadar hiddetlidir. Gün var olma veya yok olma günüdür. Göğü solgunlaştıran mavi gözleri ve atının üzerinde uzunca boyu ile dilinde Allah Allah nidası, savaş meydanında soluk soluğa savaşır.

Ve Allah’ın yardımı Osmanlı’dan yana olur. Zafer Orhan Bey’indir. Bundan sonra Orhan Bey Orhan Gazi olarak anılacaktır. O zamana kadar küçümsenen bir beylik artık dikkat çekmeye başlamıştır. Çünkü İstanbul’un fethi kolaylaşmış, Bizans’ın Anadolu ile bağlantısı tamamen kesilmiştir. Bu Bizans için şaşılacak bir yenilgidir. Tarihi ipek ve baharat yolunun güzergâhında stratejik önemi olan menzil kasabası Gebze’nin Orhan Gazi tarafından Osmanlı idaresi altına alınmasından sonra bir çok vakıf kurulur ve Gebze bölgesi vakıf medeniyeti ile gelişir.

Kocaeli fatihi Orhan Gazi, mütevazı bir insandı. Fakirleri sever ve âlimlere hürmet ederdi. Son derece dindar, adaletli yönetimi ile tebaasına kendisini sevdirmişti. Bizzat halk içine girer, onlarla dertleşirdi. Hareketlerinde çok hesaplı davranır ve hiç telaş etmezdi. Bu özelliklerini sadece Türkler değil Batılı tarihçiler de tasdik etmiştir. İşte bu şanlı sultan, Kocaeli yarımadasının hem Osmanlı hem de İslam yurdu olmasında büyük emek sarf etmiş. Osmanlı’da vakıf medeniyetinin kurulup yayılmasına öncülük etmiş örnek bir devlet ve vakıf adamıydı.

İslam medeniyetinde vakıf mevzusunun bu kadar gelişmesinin en büyük sebebi Peygamber Efendimizin bizzat kendi kurduğu vakıftandır. Medine’de kendisine ait olan hurma bahçesini vakfedip İslam’ın acil ihtiyaçları için kullanması örnek olmuştur. “İnsanoğlu öldüğü zaman bütün ameller kapanır ancak; sadaka-i cariye, ilmi bir eser, hayırlı bir evlat bırakanın amel defteri kapanmaz.” demiş ve böylece insanlara vakıf yolu açılmıştır.

Peygamberimizin ardından İslam topraklarında vakıf önemli bir kurum haline gelmiştir. Anadolu’da Selçuklunun izinden giden Osmanlı da tıpkı kendinden evvelki gibi vakfa önem vermiş ve sayıyı arttırmıştır.

Osmanlı’da Kurulan İlk Vakıf  

Daha beylik yeni yeni kurulurken, Orhan Gazi zamanında İznik’te yapılan medrese için Orhan Gazi bizzat kendi malvarlığından medreseye vakfetmiştir. Hatta Bursa’da bir zaviyenin vakfiyesinde şu satırlar yer almaktadır:

“Cami ve zaviyenin tamiri için bazı köyler, han, hamam, dükkân, değirmen, bağ ve bostanlar vakıf olmuştur. Fasık kimseler müstesna, mütevellinin müsaadesi olmadıkça, üç günden fazla kalmamak üzere gelen misafirler kabul edilmek ve yine üç günden fazla kalmamak isteyenlere rencide olmamaları için, vakfın şartı söylenerek fazla kalmalarına müsamaha olunmaması şartı konulmuştur.”

Osmanlı sosyal ve ekonomik yapısında vakıfların büyük önemi vardır. Zira vakıflar bu tür ülke sathına yayılmış kurumlar olarak sosyal hayattaki önemli belirleyicilikleri yanında, iktisadi bakımdan da sistemin ayrılmaz bir parçasıydılar.

Osmanlı Devleti mali sistemi merkez hazinesi tımar sistemi ve vakıflar üçlüsüne dayalı idi. İslam hukukuna göre vakıflar özel mülke konu olsalar da gördükleri fonksiyon itibariyle birer kamu kurumu niteliğindedirler. Bu bakımdan vakıflar aynı zamanda sosyal yapının da çok önemli bir belirleyicisi durumundaydılar.

Osmanlı devlet yapısı içinde bazen bir nahiye bazen bir kaza merkezi olarak var olan Gebze kasabası gerek bu hususlardan ileri gelen, gerek önemli bir coğrafi yerde kurulu bulunmasından kaynaklanan sebepleri ile bazı kurumların mevcut olduğu bir yerleşim birimi olmuştur. Bu kurumlar, o düzeydeki bir yerleşim biriminde var olan idari ve adli kurumların dışında vakıf, zaviye, imaret ve kervansaraylardır. Asırlar boyunca varlığını ve işlevini devam ettiren bu kurumların Gebze’nin sosyal ve ekonomik hayatındaki yeri önemlidir.

Gebze’nin henüz fethedilip Osmanlı toprağı olduktan sonra sahip olduğu ilk kurumlardan birisi Sultan Orhan’ın vakfı olan topraklardır. Sultan Orhan’ın kurduğu bu vakfın Gebze’nin bir İslam şehri olmasında etkisi büyüktür. Yine benzer bir şekilde Gebze ikinci kez Çelebi Sultan Mehmet tarafından fethedilince Darıcı karyesi Sultan Mehmed’in Bursa’da kurduğu vakfına bağlanmıştır. Bu dönemde bizzat devlet erkanı tarafından kurulup geliştirilen vakıf müessesinin misalleri olarak Gebze’de Osmanlı dönemi boyunca çok sayıda vakıf kurulmuş veya bazı yerleşim yerleri başka beldelerdeki vakıflara gelir olarak ayrılmışlardır. 

Gebze’de Kurulan Sultan Orhan Vakfı

Gebze fethedilince Sultan Orhan Gebze’de kendi kurduğu vakfın karyesi olan Şems köyü ile Gebze şehir bölgesini değiştirmiş, burasını şehirliye temlik etmiştir. Bu arada kurulan Sultan Orhan Vakfına da çeşitli gelir kaynakları ayrılmıştır. Danişment köyü bunlardan birisidir. Ayrıca Tonuzluca (Bugünkü adı ile Gebze Denizli köyü. Yörüklerin yaşadığı Sığırlık Merası da Denizli köyü yakınlarındadır) ve Tuzla Karyeleri (İstanbul’un Tuzla İlçesi 1955 yılına kadar Gebze’ye bağlı bir köydür)  bu vakfın  karyelerindendi.

Muhasebe kayıtlarına göre Gebze’de kurulu Sultan Orhan Vakfı, 1700 yılında mukataa malları ve cizye gelirlerinden toplam olarak 166.110 akçe geliri ve 166.410 akçe de gideri vardı. 

Buna göre vakfın çeşitli yerlerde gelir getiren mukataası vardır. Ayrıca Gayrimüslimlerden alınan cizye gelirlerinin bir kısmı da vakfa gelir olarak bırakılmıştır. Giderlerin ise büyük bir kısmı camide görevli bulunan hizmetliler ile iman, vaiz, hatip vs. görevlilere ayrılmaktadır. Ayrıca camiinin masrafı olan balmumu, kandil yağı ve vakfa ait olan hububatın satılmak üzere mal edilmesi için kiralanan gemilere ödenen navlun-ı şegine giderleri de önemli bir yekünü tutmaktadır. Bunun yanında vakfa yükletilen avaid türünden masraflar ve vakfın çeşitli tamirat giderleri gibi sabit giderler de vakfın tabii masraflarındandır. Bundan başka bir önceki mütevelli döneminde ortaya çıkan mukataa zararı da söz konusu yıl giderleri içindedir. 

Kaynak: Doç. Dr. Gülfettin Çelik – 16-19. Yüzyıl Gebze (Sosyo-Ekonomik Bir İnceleme) 

İSLAM MEDENİYETİNDE VAKIF KÜLTÜRÜ

İslam hukukundan bir malın, bir servetin sürekli olarak bir amaca yönelik, sırf Allah rızası için zengin kişiler tarafından kurulan ve ihtiyaç içinde bulunan kimselere faydalanmaları için sunulan müesseselerin adıdır vakıf. Yani kişinin kendi mülkünü Allah’ın mülkü olarak tayin etmesi de denilebilir. Günümüz insanları için kolay olmayan fakat geçmişe baktığınızda vakıflar medeniyeti sayılacak kadar hizmete sahip olan bir halkla karşılaşıyoruz.

Şunu da belirtmek gerekir ki önceden mallarını vakfeden kişiye vakıf denir, vakfedilen mala ise mevkuf denilirdi. Fakat zamanla kuruma da vakıf denmiştir.

Vakfeden kişide bazı şartlar aranmaktaydı. Bunlardan en önemlisi, bir kimsenin “kamil ehliyete” sahip olmasıydı. Kamil ehliyetten kasıt, akıllı, buluğa ermiş, reşit ve hür olmasıdır. Borç veya aşırı müsriflik yüzünden malını kullanmaktan alıkonulmamış bulunması da ayrı bir şarttı. Vakfedilecek malın ise dayanıklı, sonradan taşınabilecek olmaması ve vakıf kişiye ait mal olması şartı aranıyordu. Tüm bunlar tam bir gönül rızasını yakalamak ve ilerde oluşacak meseleleri engellemek amacıyla ortaya konuluyordu. Bir kimse kendi aklına göre üç beş ağacı vakfedemiyordu. Disiplinli bir sistemle belirleniyordu.

Vakfedilen maldan kimlerin yararlanacağını, gelirin usullerini, vakfın konusu ve gelirlerini ve benzeri hususları, vakfedenin kendi imzasıyla ve dava ile alınan kararla oluşturulan belgeye vakfiye denmektedir. Vakfiye ile bir nevi prosedür uygulanmış olur. Hukuka dayandırılmış olur. Bu belge günümüz için önemli tarihi bir kaynaktır. Yazılış şekli ise Allah’a hamd ve sena, resulüne salat ve selamdan sonra hayır yapmaya teşvik edici, sadakanın sevabından bahsedici ayet ve hadislere yer verilir. Bazen konuyu daha cazip hale getirmek ve okuyucuya şevk vermek bakımından ayet ve hadisler şiirlerle desteklenir. Bütün bunlar hem hukuki hem de bir edebi estetik içinde yaşamanın nasıl da mümkün olduğunu gösterir değil mi? Yapılan her işte bir estetik duruş sergilenmesi belki de medeniyetimizin temel taşlarındandır.

İslamiyet’in Yayılmasında Vakıf Medeniyetinin Önemi

İslam medeniyetinde vakıf mevzusunun bu kadar gelişmesinin en büyük sebebi Peygamber Efendimizin bizzat kendi kurduğu vakıftandır. Medine’de kendisine ait olan hurma bahçesini vakfedip gelirini de İslam’ın acil ihtiyaçları için kullanması örnek olmuştur. “İnsanoğlu öldüğü zaman bütün ameller kapanır ancak sadaka-i cariye, ilmi bir eser, hayırlı bir evlat bırakanın amel defteri kapanmaz.” demiş ve böylece insanlara vakıf yolu açılmıştır.

Peygamberimizin ardından İslam topraklarında vakıf önemli bir kurum haline gelmiştir. Anadolu’da Selçuklunun izinden giden Osmanlı da tıpkı kendinden evvelki gibi vakfa önem vermiş ve sayıyı arttırmıştır.

Vakıfların hepsini anlatmak mümkün olmadığından, gelin birkaçını inceleyip bu ince fikrin şahidi olalım.

Yıldırım Bayezid’in Bursa’da yaptırdığı Dar’ul Hayr, hastane, tekke, cami ve iki medrese bulunmaktadır. Bütün bu kurumların ihtiyacını giderebilecek genişlikte vakıfları da tayin etmeyi ihmal etmedi.

Fatih, zapt ettiği ülkelerde ve bilhassa İstanbul’da, ümeraya, askere ve devlet adamlarına ganimet hissesini dağıttıktan sonra, kendisine isabet eden emlaktan hiçbirini almayarak hepsini vakfetmek suretiyle millete mal etmiştir.

Tarihi bir belgede geçen şu ifade ne kadar da güzel anlatır durumu:

“Osmanlı Devleti sınırları içinde vakıflar sayesinde bir adam vakıf bir evde doğar, vakıf beşikte büyür, vakıf beşikte uyur, vakıf mallarından yer ve içer, vakıf kitaplarından okur, vakıf bir medresede hocalık yapar, vakıf idaresinden ücretini alır. Öldüğü zaman vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülürdü.”

Vakıf sistemi hem Osmanlıların iskân siyasetini kolaylaştırıyor, hem de fethedilen yerlerde İslam’ın yayılmasını sağlıyordu. Bu çok mühimdir. Gittiği hiçbir yerde sömürgecilik yapmayan bir imparatorluk, halkı kendine bağlamak için halkına hayırla bağlanıyor, sömürmekten değil hizmetten yana politika sergiliyordu.

Peki, hangi durumlarda hizmet için vakıflar kurulduğunu hiç düşünmüş müydünüz? O kadar teferruatlı bir liste karşılıyor ki bizi. En mühimlerini söyleyecek olursak: fakirlere, dullara, öksüzlere, borçlulara para yardımı yapmak, öğrencilere elbise ve yemek vermek, evlenecek genç kızlara çeyiz hazırlamak gibi her günün ihtiyaçları yanı sıra efendileri azarlamasın diye kase ve bardak gibi kap kacak kıran hizmetçilere verilmek üzere para vakfı yapan hayır severler…  Yalnızca bunlar değil elbette. Divitinde mürekkep kalmayanların divitlerine mürekkep koymaları için kurulan mürekkep vakfı, mumu tükenen öğrencilere mum temin etmek için kurulan vakıflar bulunmaktaydı. Halka meyve ve sebze verilmesi çalışamayacak derecede yaşlanan kayıkçı ve hamalların bakımı için vakıf tesis edilmesi, çocukların emzirilmesi gayesiyle kurulan vakıflar, şehirlerdeki yol ve sokakların temiz tutulması için arkalarında kül ile caddedeki tükürük ve balgam gibi insanı tiksindiren şeylerin üzerini kapatmak gayesiyle dolaşanlar, oyuncağı bulunmadığı için arkadaşlarıyla oynayamayan çocuklara oyuncak alınmasıyla ilgili vakıfları tesis edip meydana getiren hayırseverlerin yaptıkları bu kadar da değildir. Selçuk Hatun gibi bıraktığı vakıf bahçe ve tarlaya her yıl muhtelif cinsten yüz meyve ağacının dikilmesini şart koşanlar da vardı. Yeni Camii’de duran leylekler için yılda yüz kuruş yem parası vakfedilmiştir. Beykoz’daki tekkede çalışan esirlerin (köle ve cariye) münasipleriyle evlendirilmesi şart koşulmuştur. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki Osmanlı dünyasında vakıfların yardım elini uzatmadığı bir saha bulmak mümkün değildir. 

Bu hassasiyet bu teferruat şimdilerde aile içinde dahi yoktur. Günümüzde kardeşin kardeşe yapmadığını, yalnızca din kardeşliği adına, vakıf kat kat yabancılara yapıyor.

Diğer hassas kurumlardan birisi ise zaviyelerdir. Kelime anlamı toplamak iken, yaşamda herhangi bir tarikata mensup dervişlerin, bir şeyhin idaresinde topluca yaşayıp, gelip geçen yolculara bedava yiyecek, içecek ve yatacak yer sağlayan, yerleşme merkezlerinde veya yol üzerindeki bina ya da binalara verilen isim olmuştur. 15. asırdan itibaren şehir, kasaba ve köylerdeki küçük tekkelerle, geçit, derbent ve yol üzerinde bulunan misafirhaneler için de zaviye kelimesi kullanılmaya başlamıştır.

Bu zaviyelerdeki dervişlerin yetiştiği yere ise tekke denilmekteydi. Tasavvuf düşüncesi işlenir, eğitimi verilirdi. Bu tekke ve zaviyeler Anadolu’nun Türkleşmesinde önemli rol oynamıştır.

Elbette ki sadece Türkleşmesinde değil İslamlaşmasını da sağlamışlardır.  Bu tekke ve zaviyeler propaganda ya da misyonerlikle değil bizzat yaşayarak ve karşılık beklemeden hizmet ederek insanlara güzel ahlakı İslam’ı anlatmıştır. Anadolu’nun her tarafında Dedeköy, Erenköy, Tekkeköy, Tekkedere, Tekkekaryesi, Tekkeviran gibi yüzlerce köy ismi, birçok yerin şeyh tarafından kurulduğunu veya tekkenin o civarda güçlü ve tesirli bir kuruluş olduğunu gösterir. Tekke ve zaviyeler, o devrin mektebidir, hastanesidir, moral kaynağıdır, dinlenme kampıdır, edebiyat ve fikir ocağıdır.

Yerleşim olarak sarp iki dağın arasına yol kesicilerin eşkıyaların olabileceği yerlere kuruluyorlardı. Böylelikle asayiş de sağlanmış oluyordu. Devlet, tekkeyi kuracak olan zâta küçük bir toprak verirdi. Şeyh ve çevresindeki dervişler bu toprağı eker, işler tekkenin geçimini sağlarlardı. Yani devletten aylık akçe alımı yoktu. Yanlış lanse edilen, ehli keyf şeyh görüntüsü bu zâtların ve tekke anlayışının çok uzağındadır.

İlk kuruluş yıllarında tekkeler şeyhlerin belirlediği alanlara kurulurdu. Böylece insanların maneviyat ihtiyacına göre yer belirlenmiş olur, Kur’an tavsiyesi hikmet ve güzel sözle dine davet etmiş oluyorlardı.

Sarp yerlere kurulmalarıyla eşkıyanın düşmanın önüne geçiliyor, kervanlara yağmurlu günlerde sığınak oluyorlardı.

Çok geniş coğrafi sınırlara sahip olan Osmanlı Devleti, uzaklık sebebiyle otoritesini kaybedebiliyor ve isyanlar çıkabiliyordu. İşte bu isyanlarda halkın galeyana gelmesini engelleyen, onları dağılmaya değil bir olmaya davet eden bu muhterem tekke insanlarıydı. Ayrıca Osmanlı zabıta despotluğu koymak yerine, isyan çıkan bölgede tekke açılmasını sağlıyordu.

Avrupa’nın 18. yy sonuna kadar, içine şeytan girmiş denilerek yakılan meczupların, ruh ve sinir hastalarının tedavisi, Osmanlı’da bu tekke ve zaviyelerde yapılıyordu. Tedavi sürecinde dua, sevgi ve ilginin yanı sıra musiki de uygulanıyordu.

Görülüyor ki her konuda zirveye ulaşan Selçuklu ve Osmanlı Devletleri, hakikaten Çanakkale’deki ayağında çarık, üzerinde yamalı elbiseyle yarı aç cephede canını veren asker arasında sıkı bir bağ vardır. Kardeşlik, birlik, vatan ve millet duygularını en güzel şekilde almış olan, zabıtalarla değil dervişlerle terbiye olan halk, gün gelir en zor koşulda öğrendiğini hayata geçirmesini de bilir. 

Kaynak: İKTAV Belgesel Yayıncılık tarafından kültür hizmeti olarak hazırlanan, yönetmenliği İsmail Kahraman tarafından yapılan, Yavuz Sultan Selim Han’nın Hocası Abdullah Halife belgeseli araştırma ve senaryo metninden alınmıştır.

Orhan Gazi’nin Tuğrası

OSMANLI DEVLETİ’NDE VAKIF SİSTEMİ

Şahısların ya da kurumların maddi varlıklarını insanların yararına dini ve sosyal hizmetlere tahsis etmesine vakıf adı verilmektedir.  Osmanlı Devleti’nde başta padişahlar olmak üzere birçok varlıklı kişiler ve devlet adamları çeşitli vakıflar kurarak İslam dininin gerektirdiği yardımlaşmayı sağlamışlardır. Kurulan bu vakıflar sayesine Osmanlı Devleti sosyal, kültürel, ekonomik ve sağlık alanlarında harcamalar yapmamıştır. Vakıflar sayesinde bu hizmetlerin yürütülmesi sağlanmıştır.

Osmanlı Devleti’ndeki vakıfların çalışmaları kısaca şu şekilde özetlenebilir:

  1. Kurulan vakıflar sayesinde birçok yoksul ve yardıma muhtaç kişilerin ihtiyaçları karşılanarak toplumsal barış ve dayanışma sağlanmıştır.
  2. Vakıflar aracılığı ile Darüşşifa ve akıl hastaneleri kurulmuş, halkın sağlık sorunlarının çözülmesine önem gösterilmiştir.
  3. Eğitim ve kültür faaliyetlerinin düzenli olarak yürütülmesi sağlanmıştır.
  4. Vakıflar tarafından kurulan kervansaraylar sayesinde ticari faaliyetlerin gelişmesi sağlanmıştır.
  5. Ülkenin bayındırlık faaliyetleri; mektepler, camiler, hamamlar, yollar, köprü ve kanallar vb. tesislerin kurulması sağlanmıştır.
  6. Vakıflar aracılığı ile fethedilen yerlere Türkler yerleştirilmiş ve bölgenin Türkleşmesini sağlamak amacıyla faaliyetlerde bulunulmuştur.
  7. Askeri alanda gereksinim duyulan kale, donanma, top yapımı vb. hizmetlerin yapılması sağlanmıştır.
  8. Fethedilen bölgelerin canlandırılması için faaliyetlerde bulunulmuş, şehirler ve kasabaların büyümesi sağlanmıştır.

16’ıncı yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nin her alanında bozulmalar ve aksaklıklar görülmeye başlanmıştır. Bu aksaklıklardan vakıf sistemi de etkilenmiş ve bozulmalar görülmüştür. I. Mahmud döneminde Evkaf nezareti kurularak bütün vakıflar devletin denetimi altına girmiştir.

ORHAN GAZİ DÖNEMİNDE GEBZE BÖLGESİ

Sultan Orhan Gazi, Osmanlı Devleti’nin ikinci padişahıdır. 1326 ile 1362 yılları arasında sultanlık yapmıştır. Osmanlı Beyliği’nin kurucusu Osman Gazi ve Malhun Hatun’un oğludur. Babası Osman Gazi’nin vefatı üzerine 1324’te bey olmuştur. Sultan Orhan Gazi’ye dinin kahramanı manasına gelen Şücaeddin lakabı verilmiştir.

Orhan Gazi daha 15 yaşında iken harplere iştirak etmiş ve hayatının büyük bir kısmı harp meydanlarında geçmiştir. Babasından 16.000 kilometre kare olarak teslim aldığı toprakları, 95.000 kilometre kareye çıkarmıştır. Orhan Gazi bir devlet reisi sıfatı ile harplerde bizzat ordularının başında daima bulunmuştur. Orhan Gazi, Osmanlı devletinin muntazam bir idare sistemine bağlanması lüzumunu görmüş bir devlet adamıdır. Müslüman Türkler Avrupa’ya ilk defa Orhan Bey zamanında geçmişlerdir. Kocaeli, Düzce, Sakarya, Gebze ve Çayırova bölgesi başta olmak üzere İstanbul’un Anadolu yakası tamamen Sultan Orhan Gazi zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır.

Yeni fethedilen Hıristiyan topraklarında yaşayan yerli Hıristiyan halkın Osmanlı hayranlığı, yeni fetihleri de kolaylaştırmıştır. Orhan Gazi’nin hükümdarlığı döneminde yeni bir strateji ortaya çıkmıştır. Bu strateji Bizans’a yardım etme adı altında Rumeli’ye Osmanlı askeri gönderilmesi ile başlayıp Osmanlıların ve Türklerin Rumeli’de toprak edinip şehirlere de yerleşmesi sonucunda orta Avrupa’ya ve Viyana’ya uzanacak olan Osmanlı fetihler sürecinin başlamasına vesile olmuştur.  

Bazı tarihi kaynaklara göre bu başarının sonucu olarak 1353’te Çimpe Kalesi İzmit’de sancak beyliği de yapan Gazi Süleyman Bey’e Bizanslılar tarafından bir askerî üs olarak verilmiştir. Süleyman Bey buraya ve civarına askerlerinin ailelerini ve göçmen Türkmenleri yerleştirmeye başlamıştır ve bu Çimpe Kalesi Osmanlıların Avrupa’da ilk köprü başı noktası olmuştur.

Sultan Orhan Gazi’nin oğlu İzmit sancak beyi Süleyman Paşa ordusu ile Çanakkale Boğazı’nı geçerek, Bursa, Bilecik ve İzmit gibi Anadolu şehirlerinden getirdiği Türkmen göçmenleri deprem sonucu harabe olan Gelibolu başta olmak üzere Rumeli’nin birçok yerine yerleştirmiştir. Deprem sonucu yıkılan ve yerli halkı başka yerlere göç eden Gelibolu’da şehirdeki binalar Rumeli’ye yerleşen Türkler tarafından birkaç ay içinde yaşanacak şekilde onarılarak surları yeniden inşa edilmiş ve Gelibolu nüfusunun hepsi Türk olan bir Müslüman kente dönüştürülmüştür. 

Bizans imparatoru resmen Süleyman Paşa’dan Gelibolu’ya yerleştirdiği bütün Türklerle birlikte çekilmesini istemiştir. Ancak Süleyman Paşa cevap olarak buraya Türklerin Allah’ın inayeti ile geldiklerini; geldiklerinde şehrin terkedilmiş olduğunu; burada oturan hiçbir kimsenin evinden zorla atılmadığını ve bu şehri terk etmenin Allah’ın inayetini reddetme olacağını bildirerek tarihi bir cevap vermiştir. Osmanlı’nın gelişip büyümesinde Gelibolu’nun sağladığı askeri üssün önemi çok büyüktür.

Osmanlılar, Avrupa toprağı olan Trakya’da Bizans şehirlerini birer birer zapt etmeye başlamışlardır. Çimpe Kalesi ve Gelibolu şehrinden fetihlere başlayan Osmanlı, Bolayır, Keşan ve Tekirdağ’ı 1354’te fethetmiştir. Bunun yanında fethedilen toprakları korumak amacıyla Rumeli’de geniş bir iskân politikası uygulanmış ve Anadolu’dan Trakya’ya Türk göçmenler getirilip yeni fethedilen yerlere iskan edilmiştir.

Rumeli’deki Osmanlı topraklarında beylerbeyliği görevi yapan Sultan Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa, Çorluda bir sürek avı sırasında atından düşerek feci şekilde ölmesi Sultan Orhan Gazi’yi üzerek hastalanmasına sebep olmuştur. İzmit’in ilk sancak beyi de olan Süleyman Bey Bolayır’a defnedilmiştir. Süleyman Beyin ölümü ile 1359-1362 arasında Sultan Orhan Gazi, gelecekte Kosova fatihi şehit sultan Murad-ı Hüdavendigar adını alacak oğlu 1. Murat’ı Rumeli’deki Osmanlı ordularını komuta etmek üzere beylerbeyi olarak görevlendirmiştir. Sultan Orhan Gazi döneminde Osmanlılar 1361’de Dimetoka’yı feth ederek bir süre Osmanlı’ya başkent bile yapmışlar. 1362’de Sultan Orhan Gazi öldüğünde Osmanlı orduları Edirne kapılarına dayanmıştır. O yıl bu şehir de Osmanlıların eline geçmiştir. 

ORHAN GAZİ’NİN BAŞARISI

Orhan Gazi, Osmanlı Beyliği’ni yeni yasalar ve düzenlemeler sayesinde devlet yapmıştır. İlk kez vezirlik teşkilatı kurulmuştur. İlk kadı ve subaşı atamaları bu dönemde yapılmıştır. Sancaklara kadılar gönderilmiştir. Divan örgütü kurulmuştur. Vakıf sistemi, adli teşkilat kurulmuştur. Yaya ve müsellem olarak ilk düzenli Osmanlı ordusu kurulmuştur. İlk donanma çalışmaları yapılmıştır ve Osmanlı Devleti gücüne güç katmıştır.

Orhan Gazi; mavi gözlü, sarışın, beyaz tenli, geniş göğüslü, iri yapılı bir insandı. Kulağında siyah bir beni vardı. Halk tarafından oldukça sevilirdi. Sık sık halkın arasına karışıp onların dertlerini dinlerdi. Davranışları dengeli ve kararlı idi. Daima tedbirli davranırdı. Güzel huylu ve iyi ahlaklı bir devlet adamı olarak diğer devlet adamlarına örnek olurdu.

Orhan Gazi, ömrünün son yıllarında elini devlet idaresi ve dünya işlerinden çekerek kendini ibadete verip Osmanlı Devleti’nin idaresini, geleceğin Balkan ve Kosova fatihi şehit Sultan Murad-ı Hüdavendigar’ı olacak oğlu 1. Murat’a bırakarak Bursa’da inzivaya çekilmiştir. Gebze fatihi Orhan Gazi’nin ölüm nedeni ve yılı hakkında tarihçiler arasında ihtilaf bulunmaktadır. Zamanının tarihçisi olan Aşıkpaşazade, Orhan Bey’in İzmit sancak beyi de olan Avrupa fatihi oğlu Süleyman Bey’le aynı yılda, 1358’de öldüğünü yazmaktadır. Sultan Orhan Gazi’nin mezarı Bursa’da, Gümüşlü Kümbet’te babasının türbesindedir. 

Kaynak: İKTAV Belgesel Yayıncılık tarafından kültür hizmeti olarak hazırlanan, yönetmenliği İsmail Kahraman tarafından yapılan, Hünkar Çayırın’dan Çayırova’ya belgeseli araştırma ve senaryo metninden alınmıştır.

Sığırlık Merası Ortaburun Mevkii (1990)

GEBZE’DE VAKIF KÜLTÜRÜ VE SIĞIRLIK MERASI VAKFI

Osmanlı’dan Cumhuriyete Gebze’nin kentleşme sürecine baktığımızda Gebze’de kurulan vakıfların bölgeye çok büyük katkısı olduğunu görüyoruz. Osmanlı arşiv belgeleri incelendiğinde Gebze bölgesi adeta bir vakıf şehri.  Birçok vakfın Gebze’de hayır hizmeti yaptığını Gebze’nin bugünlere gelmesinde önemli rol olduğu ortaya çıkmakta.

Gebze bölgesi, Orhan Gazi tarafından fethedilmişti. Osmanlı ile Bizans arasında geçen ve Maltepe savaşları olarak bilinen Palekanon Savaşı’nın bazı tarihi kaynaklarda Çayırova ile Gebze Eskihisar arasındaki bölgede gerçekleştiği, Eskihisar Kalesi’nin fethedilerek bölgenin Osmanlı toprağına katıldığı bilinmektedir.

Orhan Gazi’nin bölgeyi fethetmesinden sonra Türk-İslam medeniyeti bölgede hızla gelişmeye başlamış, öncelikle Sığırlık Merası vakıf haline getirilerek Yörüklerin yerleşimine açılmıştır. Bölgede ilk kez Türkleşme, Sığırlık Merası Yörükleriyle başlamıştır. Sığırlık Merası’nın daha sonra bir hanım sultan tarafından vakıf haline getirildiği, bu bölgenin tümüyle vakıf malı olduğu bilinmektedir.

Buradan Vakıflar Genel Müdürlüğü yetkililerini göreve davet etmek istiyorum. Gebze’nin fethinden sonra kurulan Vakıflardan birisi Sığırlık Merası Vakfı’dır. Başta Sığırlık Merası olmak üzere Orhan Gazi tarafından bölgede kurulan vakıflar araştırılmalı, Gebze Bölgesinde kurulan Tüm Osmanlı Vakıflarının malları tek tek tespit edilerek aslına uygun hale getirilmelidir.

Gebze Bölgesi’nin ilk yerleşimcileri Sığırlık Merası Yörükleri olduğu bilinmekte ama bu konuda maalesef ciddi bir araştırma yapılamamıştır. Bazı tarihi kaynaklarda bugün Antalya’nın önemli turizm kentlerinden birisi olan Gebiz bölgesinin, Gebze’den giden Yörükler tarafından kurulduğu bilinmektedir. Bu konuda sürekli araştırmalar ve çalışmalar yapmakta, kamuoyunu bilgilendirerek Sığırlık Merası’ndaki Yörüklerin hak ve hukukunu aramaktayız. 

Oğuz Boyları Konfederasyonu Başkanı sayın Mehmet Özer Beyin bize aktardığı, Gebze Sığırlık Merası Yörüklerinin Orhan Gazi tarafından bu bölgeye nasıl getirildiğiyle ilgili tarihi bir bilgiyi buradan sizlerle paylaşıyorum. Sığırlık merasındaki vakıf arazileri başta olmak üzere Gebze bölgesindeki tüm vakıf mallarının işgalden kurtarılıp asıl amacına hizmet eder hale getirilmesini  ilgili ve yetkililerden bekliyoruz.

Yörüklerin Kocaeli’ye Gelmelerinin Tarihçesi

1326 yılında Sultan Orhan döneminde Bursa alınır ve Osmanlı’nın başkenti yapılır. Bursa’nın alınmasından sonra Sultan Orhan kurmaylarını toplar ve hedef gösterir: İzmit ve çevresi alınmalı ve İstanbul’a yaklaşılmalıdır. Toplantıda bulunanlar daha sonra Gemlik’ten İzmit Körfezi’ne kadar tüm şehirleri fethederek Marmara Körfezi’nin Osmanlı’nın olduğu mesajını verir. Öbür taraftan Akçakoca, Kocaeli, Sapanca, Adapazarı, Karasu, Kocaali, Kefken, Kandıra ve Kaynarca’da fethedilmiştir. Kara Abdurrahman tarafından Pendik ve Kartal’a kadar bölge fethedilerek İzmit çevresi Müslüman Türkler tarafından sarılır. Hatta Akçakocaoğlu, İlyas Bey’i Gebze ve civarına gönderir ve Oğlu İlyas’ta buraları Osmanlı topraklarına katar.

Kısaca 1326’dan 1340 yıllarına kadar bu fethedilen yerlere Türkler, Oğuzların kayı boyu olan Türkmenler yerleşmeye başlar. İlk yerleşimler Mollafenari, Karamürsel, Akçat, Halıdere, Ulaşlı Örcün Köyü, Suadiye, Arman, Akçakese Kaynarca, Kaymas ve Kandıra gibi yerlere olur.

Fetih sırası İzmit’e geldi. İzmit’in fethi de tarih kitaplarında 1332 veya 1336 olarak yazmaktadır. Kocaeli yarımadası dediğimiz bölgenin Türkmenleşmesi böylece tamamlanmış olur. Tabii bu arada Taşköprü ve civarı bölgelerde fethedilmiş olur.

O gün Türkmen Yörük boyları olan ilk yerleşimciler, daha sonra Ermeni ve Rumların yerleşik Türkmenlere sebze ve meyvecilik yaptıkları Osmanlı Payitahtına götürdükleri için sizler, “Osmanlı’nın manavsınız” demişlerdir. Bu yüzden bu halk manav ismiyle anılır olmuştur.

Daha sonra Ege, Akdeniz ve Marmara Orta Anadolu Bölgesi’nden gelen Oğuz Türkmen aşiretleri, bugün Yörük olarak tanımladığımız bu insanlar, Gebze civarı özellikle Sığırlık, Çenedağı, Derince, Hereke, Kandıra, Kefken, Babalı, Kaynarca, Denizli Köyü, Karasu, Akçakoca, Şile, Ağva, Bağırganlı, yani kısaca sahil kesimlerine yerleştiler. Önceden gelen Yörükler, manavlarla bir ve beraber oldular. Tabi ki bu arada 1877-1878 Osmanlı-Rus harbi sonunda, Kocaeli özellikle Balkanlardan çok miktarda göç aldı. 

Kaynak: 9 Şubat 2018 Belgeselcinin Not Defteri – İsmail Kahraman – Gebze Gazetesi Arşivi www.gebzegazetesi.com

SIĞIRLIK MERASI VAKFI’NIN TARİHİNE IŞIK TUTAN BİR ANI: 1978’den 2018’e Sığırlık Merası

Tarihler 1978 yılı… Gebze Köseler köyünden yola çıkmış, bir bahar günü yemyeşil ağaçlar, enva-i çeşit çiçekler arasından kuş sesleri eşliğinde Sığırlık merasına doğru yola çıktık. Yörük Obasını ilk kez görmenin heyecanını yaşayacağız. Uzun bir yolculuktan sonra ağaçlar altında, kıl çadırlar içerisinde Yörük Obasına geliyoruz. Yörükler, çocuklarıyla birlikte kıl çadırlar içerisinde hayatlarını sürdürüyorlar. Çadırın tam ortasında Ocak yanıyor, çadırın tepesi açık Ocağın etrafında mutfak malzemeleri… 1965 yılında Sığırlık merasındaki Yörük Ali Şahin’in aile fotoğrafı çadıra dayanmış, yataklar çadır ortasında, dantele gibi işlenmiş kilimler üzerinde oturuyoruz. Taptaze sıcak süt geliyor. Sütle birlikte Yörük tandırında pişmiş ekmek ve keçi peynirini afiyetle yiyoruz. Çadırın etrafında koyun keçi büyükbaş hayvan sürüleri, atlar cins kangal köpekleri, asırlık ağaçlar altında oynayan çocuklar. Çok sayıda Yörük çadırı Sığırlık merasının değişik bölgelerine serpilmiş çok sayıda Yörük burada hayatlarını sürdürüyor.

Aradan yıllar geçti. Gazeteci ve belgeselci olarak bu kez Sığırlık merasına gittiğimde Çadırların bir çoğunun yerinden yeller esiyordu. Hayvan sürüleri azalmış, çocuk sesleri neredeyse yok denilecek kadar az. Sığırlık merası ve Yörük obası boşalmış. Ancak sayıları az da olsa bugün Türkiye’de yaz kış dağda yaşayan Yörükler, Gebze bölgesinde duruyor. Yörüklerin sesi olduk. Onların feryadını ve devletten isteklerini gazeteci olarak dile getirmelerine aracı olduk. Cumhurbaşkanı ve Başbakana mektuplar yazdık. Belgesel çekimleri yaptık. Haber ve makaleler kaleme aldık, konuyu Kocaeli Milletvekili değerli dostum Zeki Aygün Bey’e ilettim. Zeki Bey ile birlikte Büyükşehir Belediyesi’ne ait uçakla Sığırlık Merası üzerinden uçtuk, Sığırlık merasıyla ilgili Milletvekili Aygün’e bilgi verdim. Aslen kendisi de Antalya Yörüğü olan Kocaeli Valisi Sayın Ercan Topaca’ya konuyu aktardım. Kocaeli Kent konseyi Başkanımız Sayın Dr. İbrahim Kahraman Bey, Yörüklerin sorununu Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İbrahim Karaosmanoğlu’na iletti. Sayın Karaosmanoğlu Ramazan öncesi Türkiye’nin son Yörük Obası Sığırlık Merası’na gitti. “Bu bölgeyi ilk kez görüyor, Yörüklerin ilk kez burada yaşadığına şahit oluyorum.” dedi. İftar programı organize edilmesi için ilgililere talimat verdi. Tarihi bir iftar programı organize edilip son Yörük Obası Sığırlık Merası’nda muhteşem bir iftar organizasyonu gerçekleşti. 

Kültür ve medeniyet, devlet ve milletlerin temelidir. Kültürü olmayan hiçbir devlet ve milletin ebedi olması mümkün değildir. Yörükler Anadolu’nun asli unsurlarıdır. 700 yıldan beri Gebze’nin sahipleridir. Bugün yaz-kış Sığırlık merasında hayat sürdüren Yörükler var. Geçmişte buralar askeri atış bölgesiydi. Askeri atışlarda ki kazalarda dört Yörük top mermileri sonucu öldüler. Onlar Sığırlık merası ve son obalarını terk etmek istemiyorlar. Son oba yok olmasın, son Yörükler Sığırlık Merası’nı terk etmesin, kültür ve medeniyetimiz yok olup gitmesin. 

Orhan Gazi ve Fatih’in Hatırası Sığırlık Merası Yörükleri

Gebze Denizli Köyü Sığırlık Merası’nda yüzlerce yıldır yaşayan ve bizzat Orhan Gazi ve Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yerleştirilen sığırlık merasındaki Yörükler burada hayvancılık yapan yaz-kış sığırlık merasında bulunan Yörüklerle ilgili 35 yıldır araştırma yapan, bilgi ve belge toplayan gazeteci ve belgeselci olarak, Yörüklerin buradan çıkartılması için çalışmalar yaşanırken çok önemli bilgi ve belgelere de ulaşmış durumdayız. Konuyla ilgili araştırma yazılarımızı ve TV programlarımızı sürdürürken olayı araştırmak ve Yörükler üzerindeki baskıyı durdurmak için Cumhurbaşkanlığı makamına dilekçe yazarak Devlet Denetleme Kurumu’nun bölgede inceleme ve araştırma yapmasını kamuoyu adına istedik. Cumhurbaşkanına sığırlık merasıyla ilgili yazdığımız dilekçeyi bu bildirimizde sizlerle paylaşıyorum:

Cumhurbaşkanlığı Makamına

                                                                                                  Ankara

Konu: Cumhurbaşkanının Gebze’de Orhan Gazi ve Fatih Sultan Mehmet tarafından yerleştirilen Yörüklere sahip çıkması hakkında.

Türkiye’nin sanayi kentlerinden birisi olan Kocaeli’nin Gebze ilçesi, kültür tarihimizin de merkezi konumundadır. Osmanlı döneminde Palekanon Savaşı olarak bilinen savaş, Gebze bölgesinde yapılmış, İstanbul’un fethi kuşatmalarında Gebze askeri ve lojistik merkez olarak kullanılmış. Bu çerçevede gerek sultan Orhan Gazi ve gerekse Fatih Sultan Mehmet Han Gebze bölgesinde Yörük ve Manav Türkmen köyleri oluşturarak askeri karargah merkezi olan Çayırova Hünkar bölgesindeki askerlerin ihtiyaçlarını karşılatmıştır.

Adı bizzat Fatih Sultan Mehmed han tarafından konan Gebze’nin Sığırlık Merası’ndan Fatih Sultan Mehmet tarafından yerleştirilen Yörükler mevcudiyetlerini halen korumaktalar. Ancak son 35 yılda yaz-kış Sığırlık Merası’nda çadırlarda yaşayan Yörükler gerek Orman Bakanlığı ve gerekse bölgenin bir kısmının askeri alan ilan edilmesi yüzünden bölgeden uzaklaştırılmıştı. Yörüklerin sayıları giderek burada azalmıştır.

Kurtköy Havalimanın hava trafiğine açılmasından dolayı bölge askeri top atışları sahasından çıkartılmış, Orman Bakanlığı ile Genel Kurmay Başkanlığı bölge üzerinde halen mahkemelik konumundadır.

3. boğaz köprüsünün güzergâhının bölgeye yakın yerlerden geçiyor olması rantçıların dikkatini bölge üzerinde yoğunlaştırmıştır. Çeşitli bahanelerle bizzat Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulan Sığırlık bölgesindeki Yörükler alanı yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Halen Sığırlık merasında yaz-kış yaşayan çok az sayıda Yörük, Su ve Orman Bakanlığı’nın baskısı sonucu çıkartılmaya çalışılmakta, hatta Orman Bölge Müdürlüğü tarafından mahkemeye verilerek 550 yıllık Yörük varlığı mahkeme ile yok edilmek istenmektedir.

Bu konuda Gebze bölgesinde 35 yıllık gazetecilik yapan dünyanın 75 ülkesinde Devr-i Alem belgesel programları çekerek tarih ve kültür belgeselciliği yapan araştırmacı-gazeteci ve belgesel yönetmeni olarak Sığırlık Merası’ndaki Yörük kültürünün yaşatılması için bugüne kadar bir çok araştırma yazısı ve belgesel TV programları çekerek yetkili ve ilgililerin dikkatini çekmeye çalıştım. Ve halen de çalışmaya devam ediyoruz.

Devletimizin en yüksek temsilcisi olan özellikle kültür ve tarihi değerlere büyük önem veren siz değerli Cumhurbaşkanımız sayın Abdullah Gül Beyefendiden Orhangazi ve Fatih Sultan Mehmed’in çok özel hatırası olan Gebze Sığırlık bölgesindeki Yörüklerin burada korunması, Kültür Bakanlığı’nın desteği ile yerli ve yabancı turizme açılacak bir Yörük obasının kurulması, Devlet Denetleme Kurulu başta olmak üzere ilgili ve yetkililerin bölgedeki rant vurgununun önlemesi için inceleme ve araştırma yapmasını Gebze kamuoyu ve özellikle Gebze Sığırlık merasındaki Yörükler adına istiyor ve arzu ediyoruz.

Kendisi de önemli bir kültür adamı olan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterimiz Sayın Mustafa İsen Bey’in özellikle Gebze Sığırlık merasındaki Yörüklere sahip çıkılmasıyla ilgili özel çalışma ve araştırma yapmak üzere sayın Genel Sekreter Mustafa İsen Bey’in inceleme yapmak üzere bölgeye gelmesini arzu etmekteyiz.

Sayın Cumhurbaşkanım, Gebze İstanbul’un fethinden sonra 1454 yılında bizzat Fatih Sultan Mehmed Han tarafından 150 akçelik kaza merkezi yapılmıştı. 3 Mayıs 1481’de Fatih Sultan Mehmed Han, Gebze’de Hünkâr Çayırı’nda vefat etmişti. Gerek İstanbul’un fethi ve gerekse Fatih’in ebedi âleme göç ettiği yer olan Gebze’de Fatih’ten kalma yaşayan tek hatıra olan Türkiye’de de sadece Gebze Sığırlık Merası’nda yaz-kış yaşamakta olan Yörüklere sahip çıkılması noktasında Türkiye Cumhuriyeti devleti ilgi ve yetkili kurumlarına bizzat yüksek makamınız tarafından talimat verilmesini emir ve müsaadelerinize arz ediyor, başarı dileklerimizle saygılar sunuyoruz.

GEBZE KAMUOYU ADINAGEBZE TARİH VE KÜLTÜR BİLİNCİ PLATFORMU ve İLİM KÜLTÜR TARİH ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Kaynak: 18 Temmuz 2013 Belgeselcinin Not Defteri – İsmail Kahraman – Gebze Gazetesi Arşivi www.gebzegazetesi.com

GEBZE’DE İŞGAL EDİLİP ELE GEÇİRİLEN VAKIF MALLARI

Vakıflar haftası dolayısı ile gazetemiz Gebze’deki vakıflarla ilgili önemli yazılar kaleme alıp yazmıştı. Gazetemizin haberleri ile ilgili çok önemli tarihi belgeleri bugün  kamuoyuna açıklıyoruz. Gebze’de Osmanlı döneminde 19 vakıf kurulmuşu. Bu vakıfların Gebze dışında da birçok mal varlığı bulunuyor. Asırlarca birbirinden güzel hizmetler üreten ve halka büyük hizmet veren vakıf mallarının vurgun ve talanlara kurban gitmesi vicdanları sızlatıyor.

Gazetemiz, Gebzeli tarihçi ve araştırmacı  Yrd. Doç. Dr. Gülfettin Çelik’in Gebze’deki vakıf malı ile ilgili yaptığı tarihi belgelere dayanan araştırmayı vakıflar haftası dolayısı ile gündeme getirip yetkililerin ilgisine sunuyoruz. Özellikle siyasiler, belediye başkanları ve milletvekillerini konuya  el koyarak bu kıymetli vakıf malları kimlerin eline geçtiği araştırılıp kamuoyuna açıklanmalı. Katrilyonluk mal varlığına sahip olan Gebze’deki vakıfların malları özel şahısların eline geçtiği için bugün bu vakıfların camii, külliye ve hamamları parasızlıktan çökmek üzere.

Merkezi Gebze’de Bulunan Osmanlı Vakıfları

1.  Çoban Mustafa Paşa Vakfı

Gebze’de Sultan Orhan Vakfı’ndan başka birçok vakıf kurulmuştur. Bunlardan en önemlisi Gebze  Çoban Mustafa Paşa Vakfı’dır. Vakfın mal varlığı gelir ve giderleri zaman içinde daha da artmış  çeşitli  bölgelerdeki han, hamam, dükkan gibi icareler ile çeşitli tımar arazilerinin bazı gelirleri vakfa  bağlanmıştır. Ayrıca  Haremeyn-i Şerifeyn evkafına  bağlanan vakıf, bu vakfın gelirlerinden de istifade  etme imkanı bulmuştur.

Gazi Mustafa Paşa Vakfı’nın gelir ve gider alanları ile vakfa bağlı olan yerler (zaman içinde değişim göstermekle beraber) kayıtlardan çıkarılabildiği ölçüde tesbit edilebilir. 1811 yılı  muhasebe kayıklarına göre vakfın bu tarihteki gelir  getiren mal varlığı şunlardan ibarettir.

İstanbul’un çeşitli yerlerdeki dükkanlar ve bir han, Rumelihisarı’nda mahzen ve dükkanlar, Edirne’de dükkanlar, Selanik’de dükkanlar ve bir han, Eskihisar köyünde bir dalyan, Gebze’de dükkanlar (bu dükkanların bir kısmı Han-ı Kebir adı ile anılan handadırlar. Bir tanesi ise vakfa bitişik olan bir demirci dükkanıdır) ve bağlar, Karamürsel, Edirne, Rusçuk, Silistre, Selanik ve Gebze’de  hamamlar, Eskihisar’da otlak ve kışlak gelirleri bostan gelirleri, mukataa, civar köylerden sağlanan öşür gelirleri ve kirada bulunan bekar evleridir.

1827 yılı muhasebe kayıtlarında bunların yanında farklı olarak vakfın gelir getiren mülkü içine Kapudan Mustafa Paşa Hanı, Samatya’da bostan, Bursa’da han ve hamamlar da görülmektedir.

2. Akçakocaoğlu İlyas Bey Vakfı

Orhan Gazi’nin kumandanlarından Akçakoca’nın oğlu ve Gebze’ye ilk olarak atanan kadı olduğu  rivayet edilen İlyas Bey Gebze’de bir zaviye, mescid ve mektep yaptırarak  bunları vakfetmiştir. Vakfın 18. yüzyılda Şeh Kavağı ve Kartal nahiyelerinde mezra  arazisi mülk  toprağındandır.

3. Mehter Sinan Vakfı

Gebze’de Mustafa Paşa mahallesindeki Mehter Sinan Mescidi Vakfıdır.

4. Dergah-ı Mualla Yeniçerilerinin Para Vakfı

Dergah-ı Muallam Yeniçerilerin kurduğu, Darıca’da bulunan bir para vakfıdır. Kredi müessesesi vazifesi görerek, talibine para veren bir vakıftı.

5.  Kadı Fazlullah Efendi Vakfı

İlyas Bey’in damadı olduğu rivayet edilen Kadı Fazlullah Efendi’nin kurduğu vakıftır. Çeşitli  yerlerde mal varlığı vardır. Bunlar 16. yüzyılda çeşitli tarlalar, çok sayıda dükkanlar, bir bağ bahçe yeri, bostanlık, dolap kuyusu ve bir  handırlar. Ayrıca 1742 tarihinde Pendik köyündeki bir han da bu vakfın gelirleri arasında idi. 1831 yılı muhasebe kayıtlarına göre vakfın gelir kalemleri Pendik ve Çengel köyleri mukataaları ve onlara bağlı yerlerden sağlanan iltizam gelirleri vakfa öşür veren yerlerden sağlanan gelirler (bu tarihte toplam 58 kile hurubat gelir olarak alınmıştır), menzilhanede bulunan, bir kahvehanede bulunan, bir hane, ev kirası ve yine Gebze’deki  Kutbeddin Vakfı’ndan iki senede bir mutad olarak alınan gelirlerden ibarettir.

Gelir ve giderler kalemlerinden elde edilen sonuca göre vakfın gelir ve gider alanları sınırlıdır. Giderler zaviyedeki harcamalara ayrılan zahire giderlerinden ibarettir. Ayrıca zaviyeye yapılan yiyecek masraflarının bir kısmı öşürleri vakfa gelir olarak ayrılmış bulunan bazı köylerden ayni olarak alınan öşürden karşılanmaktadır. Ancak bunlar yetersiz kaldığından para karşılığı da erzak alınmaktadır.

6. Kutbettin Çelebi ve Seydi Çelebi Bin Kemalettin Vakfı

Kadı Fazlullah’ın torunlarından bulunan Kutbeddin ve Seydi Çelebi Gebze’de bir zaviye ve kütüphane yaptırarak buralarını vakfetmiştir. Bu kütüphanede birer cilt Bezzazi, Kuduri, Camiu-l Fusuleyn Sibah-ı Cevheri Muğrib, Kadı Han Molla Cami, Vikaye, iki cilt Hidaye kitapları mevcuttur. Ayrıca İznikmid’deki bir hamam ve bu vakıfça icara verilmek sureti ile işletilmekteydi.

7. Kutbettin Bin İsmail Bin Hoca Fazullah Vakfı

Nehrike köyünde  binası, fırın ve iskelesi olan bir değirmen, parlu köprüsü  yakınında  iki değirmen, Küçügen suyu üzerinde bir değirmeni bulunan bir vakıftı.

8. Fenarizade Vakfı

Çotak Karyesi’nin gelirlerine malik olan bu vakıf bu karyenin öşr-ü bostan, öşr-ü kovan, rusum-ı raiyyet ve sair rusumları denetlemekteydi. Ayrıca vakıf 1836 yılında  Gebze’ye merbut bulunan Cuma karyesinde (köyünde) toplam 24 tarlanın üçte birer hissesine Haremeyn-i şerifeyn Evkafı ile birlikte sahipti.

9. Gemiciler Vakfı

Sultan Orhan, Marmara Denizi’nde gemiciliğin gelişmesi için Gemiciler (Bugün Dilovası Demirciler Köyü) karyesinin beş çiftliğini bu vakfın geliri olarak vermiştir. Ancak son dönemde  bunlar harap bir  durumda kaldıklarından daha farklı olarak işletilmektedir.

Merkezi Gebze Dışında bulunan Gebze’de Mal Varlığı Olan Gebze Vakıfları

Merkezi Gebze dışında İstanbul ve Bursa gibi yerlerde olmasına rağmen Gebze’de mal varlığı bulunan vakıfların  sayısı  9’dur.  Bu vakıfların büyük bir kısmı bugün şahısların mülkiyetine geçmiş durumda. Gebze’de vakıf mallarının dökümü acilen çıkarıp envanter hazırlanması gerekiyor.

Yukarıda belirtilenlerin dışında Gebze kazası dışında kurulu olup burada mal varlığı bulunan vakıflar da vardır. Bu vakıflar da şunlardır:

  1. Sultan Çelebi Mehmed’in Darıca Mukataası Vakfı: Darıca mukataası merkezi Bursa’da olan vakfın gelirlerindedi.
  2. Bostani Ortası Vakfı: Dil iskelesini işletmekteydi.
  3. Hz. Eba  Eyyüb’l-Ensari Vakfı: Hereke ve Kadıllı Karyeleri bu vakfın gelirlerindendi.
  4. Bostancıbaşı Abdullah Vakfı: İstavroz karyesi reayasının vergileri bu vakfın gelirlerindendi.
  5. Bursa’da kurulu Yıldırım Bayezid Vakfı: Tuzla Karyesi bu vakfın malıdır.
  6. Valide Sultan Camii Vakfı: Merdubanlı-yı Büzürg (Büyük Merdivenli) karyesi Vakfın gelirlerindendi.
  7. Sultan Selim Han Camii şerifi Vakfı: Gebze’de iki karye bu vakfın gelirleri arasındad
  8. Şehzade Sultan Mehmet Vakfı: Maltepesi (nam-ı diğer  Ören) bu vakfın gelirlerindendi
  9. Sultan Ahmed Camii şerifi ve İmareti Vakfı: Sultan Ahmed’in İstanbul’da inşa ettirdiği cami-i şerif ve imaretine gelir sağlamak gayesi ile kurduğu vakıftır. Bu vakfın çeşitli gelirleri yanında İstanbul ve içlerinde Gebze kazası iskelelerinin de olduğu Marmara Denizi iskelelerinden mal alan, buraya mal getiren mütemekkin ve gayr-ı mütemekkin gayrı-ı müslim tüccarın rüsüm-ı masdariyeleri, kapdanlıkları bac ve kantariye rusumları da gelirlerindendir.

Osmanlı Vakıf sistemi gerek ekonomi gerek sosyal yapının birçok alanına nüfuz etmiştir. “Sosyal Gruplar İlişkisi” başlığı altında ele alınacağı gibi vakıf sistemi tımar sistemi içine de girmiş ve önemli miktarda mali kaynakları denetlemiştir. Mevcut vakıf köyleri ile varolan ilişkiler sadece para yönlü olmamıştır. Vakıf gerek camileri ve imaretleri ve gerek medreseleri ile de sosyal hayatın her yönünde etkili olmuştur.

Kaynak: Doç. Dr. Gülfettin Çelik – 16-19. Yüzyıl Gebze (Sosyo-Ekonomik Bir İnceleme) /İsmail Sevinç – Gebze Tarih Ansiklopedisi 

OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E GEBZE’DE VAKIF KÜLTÜRÜ DEVAM EDİYOR

Orhan Gazi döneminden Türkiye Cumhuriyeti’ne Gebze’de vakıf kültürü halen yaşatılmakta.  Türkiye Cumhuriyeti döneminde de Gebze bölgesinde birbirinden önemli hizmetler yapan çok sayıda vakıf kurularak vakıf kültür ve medeniyeti yaşatılmaya devam etmektedir. 2017 yılının son günlerinde Gebze Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından kuruluş senedi onaylanan Gebze’de kurulan bir vakfın kuruluş senedindeki amaç ve faaliyet bölümünde şu bilgiler yer almaktadır:

İLİM, KÜLTÜR, TARİH ve TEKNOLOJİ VAKFI (İKTAV)

Bu vakıf senedinin altında adları ve adresleri yazılı gerçek kişiler tarafından Türk Medeni Kanunu ve Vakıflar Kanunu’nun hükümlerine göre bir vakıf kurulmuştur.

MADDE 1- VAKFIN ADI

İLİM KÜLTÜR, TARİH ve TEKNOLOJİ VAKFI (İKTAV)

MADDE 2- VAKFIN MERKEZİ 

Vakfın merkezi:  Kocaeli Gebze ilçesi Hacı Halil Mah. Kudbiddin Sok. Ada 177, Parsel  9, Cilt  27, Sayfa 2660, Bostan İşhanı Kat 3, No 38’dir. Vakıf yönetim kurulu kararı ve yetkili makamlardan izin almak kaydıyla yurt içinde veya dışında şube ve temsilcilik açabilir.

MADDE 3- VAKFIN AMACI 

Vakfın amacı, Türk-İslam tarihi ile ilgili yurtiçi ve yurt dışında tarih ve kültür araştırmaları yapmak. Bu alanda araştırmalar yapan tarihçiler, akademisyenler ve medya mensuplarına destek olmak. Ülkemizin milli, manevi, tarihi ve kültür varlıklarının ve değerlerinin korunup ve tanınmasına destek olmak. Yöresel el sanatlarının yaygınlaştırması, tanıtılması, geliştirilmesi için projeler ve etkinlikler düzenlemek. Cami ve mescit gibi ibadethanelere katkıda bulunup desteklemek. Ülkemizin doğal varlıklarının ve değerlerinin korunması ve tanınmasına yönelik çalışmalar yapmak. Gerek bireysel gerek kurumsal bazda, bilim ve teknolojinin geliştirilmesine, yaygınlaştırılmasına, desteklenmesine ve toplumun ilgili konulara özendirilmesine katkı sağlamak.

MADDE 4- VAKFIN FAALİYET KONULARI

Vakfın amacına yönelik faaliyet konuları aşağıda gösterilmiştir:

Toplumda Tarih, kültür ve Teknoloji bilinci oluşmasına katkı sağlamak için Dünya coğrafyasında ki kültür ve medeniyet tarihimiz ile İslam tarihi ve kültürel değerleri ile ilgili araştırmalar yapmak, yaptırmak, kitap ve belgesel TV programları çekmek ve akademik ve ilmi çalışmalar yapmak ve yaptırmak.

İlim kültür, tarih ve teknoloji araştırmaları yapan medya mensubu ve akademisyenler başta olmak üzere, eğitim süresince başarılı ve eğitime muhtaç çocuklara ve gençlere burs, eğitim yardımı ve yurt sağlamak.

Kültür, tarih ve teknoloji araştırmaları yapmak için resmi / özel ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlar ile ortaklaşa projeler üretmek, bu projeler aracılığı ile yurt içinde ve yurt dışında eğitim ve araştırma yapmalarına yardımcı olmak.

Tarih ve kültürel eserlerimiz başta olmak üzere arşiv bilgi ve belgeleri, tarihi eserlerin tamiri, tarihi değere sahip kitaplar, el sanatları ve yöresel üretimlerin tanıtımı ve düzenli üretimi için çalışmalar yapmak. Kültürel değerlerimizi bulup ortaya çıkarmak.

Eğitimi, tanıtımı ve üretimi sürdürerek bunları potansiyel kalkınma aracı olarak kullanmak.

Ülkemizin sahip olduğu tarih ve kültürel değerleri tanıtmak ve yaygınlaştırmak için araştırmacı yetiştirecek her türlü etüt eğitim merkezi ve kurslar açmak, kaybolamaya yüz tutmuş tarih ve kültür varlıklarımızın ortaya çıkarılması, mesleklerin devamı için gerekli zemini hazırlamak ve maddi manevi destek sağlamak.

Bu amaçlar doğrultusunda tarih ve kültürel değerlerimiz, el sanatları, oyun, müzik, edebiyat, eğitim, yöresel ürünler ve alternatif kalkınma yöntemleri konularında, konferans, sempozyum, panel tartışma, sohbet, kongre, seminer, sergi, spor karşılaşmaları, anma günü, kutlama günü vb. etkinlikler düzenlemek.

Vakfı amaçlarına uygun olarak hazırlanan rapor, araştırma, inceleme, çeviri, belgeseller, tv programları,  film, müzik, bilimsel çalışma veya araştırma, internet ortamlı çalışmaları kitap, dergi, broşür, gazete vb. gibi süreli ve süresiz yayınlar halinde neşretmek, dağıtımını yapmak.

Tarih ve kültürel değerlerimiz ile sanat değerlerimizin ortaya çıkartılması için bulunacak yerli ve yabancı yayınları temin etmek, eğitim ve öğrenime destek sağlayacak yerli ve yabancı yayınların temin etmek bunların tercümelerini yaptırmak.

Vakfın amaçlarının yapılabilmesi için bina, tesis, araç, gereç, iş ve üretim makineleri almak, kiralamak, her türlü donanım malzemelerinin almak, kiralanmak, vakfın amaçları doğrultusunda bağış kabul edilmek.

Vakıf milli ve manevi değerlere sahip çıkmak İçin örnek çalışmalar yapmak, çeşme ve hayır hizmetleri yaparak örnek olmak.

Vakıf adına vakfa gelir getirmek için vergi usül kanununa göre iktisadi işletmeler oluşturmak veya başka iktisadi işletmelere ortak olmak.

Kültür, tarih ve teknoloji bilinci oluşturmak için vakıf olarak halka açık kütüphane hizmete sokmak, kültür merkezleri açmak.

Gazete, internet sitleri ve buna benzer medya kuruluşları kurmak, kütüphane ve kültür merkezleri hizmete sokmak. İnternet siteleri açarak yayın yapmak. Yapılan yayınların telif haklarını bağışlamak.

Özel ve Resmi bilimsel araştırma yapan kurumlar, üniversiteler, sanayi kuruluşları, teknoparklar ve sivil toplum örgütleriyle ortak projeler yapmak.

Kaynak: Gebze Asliye 2. Hukuk Mahkemesi tarafından kabul edilen İlim, Kültür, Tarih ve Teknoloji Vakfı (İKTAV) vakıf senedinden alınmıştır.

SONUÇ OLARAK

Kocaeli Büyükşehir belediyesi tarafından düzenlen “Uluslararası Orhan Gazi ve Kocaeli Tarihi-Kültürü Sempozyumu-V” için hazırladığımız Orhan Gazi döneminde Gebze’de kurulan vakıflar “Bildirimiz de ele aldığımız her konu başlı başına incelenip araştırmayı gerektirecek önemdedir. Osmanlı ile Bizans arasında gerçekleşen Palekanon Savaşı bugünkü Kocaeli ilinin Gebze ile Çayırova ilçeleri arasında yer aldığı bazı tarihi kaynaklarda geçmektedir. 

Palekanon savaşından sonra Orhan Bey, Orhan Gazi olarak anılacaktır. O zamana kadar küçümsenen bir beylik artık dikkat çekmeye başlamıştır. Çünkü İstanbul’un fethi kolaylaşmış, Bizans’ın Anadolu ile bağlantısı tamamen kesilmiştir. Tarihi ipek ve baharat yolunun güzergâhında stratejik önemi olan menzil kasabası, Gebze’nin Orhan Gazi tarafından Osmanlı idaresi altına girmesinden sonra bir çok vakıf kurulur ve Gebze bölgesi vakıf medeniyeti ile gelişir.

Kocaeli fatihi Orhan Gazi, Kocaeli yarımadasının hem Osmanlı hem de İslam yurdu olmasında büyük emek sarf etmiş. Osmanlı’da vakıf medeniyetinin kurulup yayılmasına öncülük etmiş örnek bir devlet ve vakıf adamıydı.

Çınar nerde toprağa düşmüş, hangi coğrafyalara kök salmış̧, dalları nerelere uzanmış̧, kimler altında serinlemiş̧… Bunları bilirsek, devraldığımız mirasın azameti karşısında belki ürkeriz ama neyi kuşanmamız, neyle kuşanmamız gerektiğini de yeniden hatırlarız.

Bize lazım olan tarih ve medeniyet şuurudur. Yeni nesildeki merak ve ilgiyi beslemek, objektif kaynaklarla destelemek, sempozyumlarla, bilimsel ve akademik yayınlarla tarih şuurunu diri tutmak en önemli vazifelerimiz arasındadır.

Sempozyumun; Kocaeli’nin antik çağlardan günümüze kadar süren medeniyet yolculuğunun anlaşılmasında, Türkiye’nin ve Kocaeli’nin insanlığa sunduğu katkıların anlaşılmasında faydalı olacağına inanıyorum. Beylikten devlete geçişimizi temsil eden, Selçuklu Devletimizden sonra Türk kültür ve hâkimiyetini yeniden kurumsallaştıran Orhan Gazi Han’ın daha yakından tanımasına da değerli bir zemin oluşturacağı kanaatindeyim.

* Bu yazı Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlen “Uluslararası Orhan Gazi ve Kocaeli Tarihi-Kültürü Sempozyumu-V” için araştırmacı gazeteci ve belgesel yönetmeni İsmail Kahraman tarafından hazırlanan “Orhan Gazi Döneminde Gebze’de Kurulan Vakıflar” bildirisinden alınmıştır.